Öne çıkarılan yazı

“Gece Ayakta” – Fransa’da neler oluyor?

FacebookTwitterGoogle+

 

ND1

Fransa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. 31 Mart’tan beri işsizler, öğrenciler, emekliler, işçiler, güvencesiz çalışanlar, beyaz yakalar, evsizler ve daha birçok başka gruptan insan her gece Paris’in en büyük meydanlarından olan Republique Meydan’ında toplanıp geceyi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Gündüzleri ellerinden alınmış bu insanlar, içinde bulundukları mücadeleleri ortaklaştırıp yola çıktıları gün dile getirdikleri üzere geceleri beliren hayaletler gibi elitlerin kalbine korku salmaya geliyorlar. Her geçen gün fabrika, tiyatro salonu, okul, üniversite ve liman işgalleriyle büyüyen Gece Ayakta (Nuit Debout) hareketine dair maalesef Fransızca kaynaklar dışında yeterince bilgi yok. 7-8 Mayıs’ta dünya çapında destek talep ettikleri Global Debout (Yerküre Ayakta) eylemine hazırlanırken son bir ayda Fransa’da olan biteni üç metin aracılığıyla derlemeye çalıştık.

İlk metin 30 Mart günü, işgal hareketi başlamadan bir gün önce işgal eylemini organize edenlerle Revue Ballast’ın yaptığı bir söyleşiyi içeriyor. (metnin orijinali için: Ballast)

İkinci metin metro istasyonlarında ücretsiz olarak dağıtılan ve reklam gelirleriyle işletilen 20 Minutes gazetesinde 27 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan Gece Ayakta hareketine dair önyargıları sorgulayan bir yazı. Tamamen ticari amaçla basılan (ve ücretsiz olduğu için en çok okunan günlük yayınlardan biri olan) bu gazetede böylesi bir yazının çıkmış olması en az yazının içeriği kadar önemli. (metnin orijinali için: 20 Minutes)

Son metinse La Libération gazetesinde 25 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan Grenoble Üniversitesi’nden akademisyen Luc Gwiazdzinski’nin Gece Ayakta hareketine ve olası etkilerine dair yazdığı bir makale. (metnin orijinali için: La Libé)

“Gece Ayakta”yı takip için https://www.facebook.com/Nuit-Debout-Turquie-Gece-Ayakta-T%C3%BCrkiye-1600029953653212/

İyi okumalar

Çeviri: Emre Yeksan

 

Gece Ayakta örgütlenmesiyle söyleşi

Ballast Debout dergisi                          30 Mart 2016

ND3

Gece Ayakta fikri nasıl doğdu? Hangi noktada ve çağrı etrafında insanlar bir araya geldi?

Böyle bir ortaklaşma oluşturmak konusu belli politik ağlarda bir süredir konuşulan bir mevzuydu zaten, ama bu fikirler ancak (Fakir dergisinden) François Ruffin’in Merci Patron! adlı filminin ortaya çıkardığı dinamiklerle birlikte kristalize olabildi. Fransa’nın dört bir yanında filmden çıkan gençler birbirlerine aynı soruyu soruyorlardı: “Şimdi ne yapıyoruz?”

Bunun üzerine Fakir dergisi ekibi Paris’te “Onları Korkutalım” adı altında bir buluşma tertip etti ve konut hakkı aktivistlerine, yasal ve yasadışı göçmenlere, liselilere, üniversite öğrencilerine, Air France ve Goodyear’ın sendikalı çalışanlarına, devlet güvencesiyle bağımsız çalışan sanatçılara, güvencesiz çalışanlara ve daha çok farklı noktalardaki insanlara çağrı yaparak bu insanları bir araya getirdi. Birçok insan kendi mücadelesini anlatmak için söz aldı ve herkes sonuç olarak mücadelelerimizi ayrı ayrı yerlerde sürdüremeyeceğimiz konusunda ortak kanıya vardı. Bilakis, bir araya gelerek gerçek anlamda bir güç sergileyebileceğimiz noktasında buluştuk. Alınan ilk kolektif karar şuydu: “31 Mart’ta evlerimize dönmüyoruz!”. Hepimiz Quebec’te, İspanya’da (Indignados), Birleşik Devletler’de (Occupy Wall Street) gerçekleşen eylemlerden haberdardık. İş, oradaki yurttaşların kendi aldıkları kararlar doğrultusunda bir meydanı işgal ederek gerçekleştirdikleri bu geniş eylemlerden feyz almaya, tanışmaya ve yatay bir hareketlilik ekseninde yola çıkmaya bakıyor. Gece Ayakta eylemleri boyunca halk forumları düzenleyerek tartışmak ve somut anlamda mücadelelerimizi ortaklaştırmak istiyoruz. Bütün amacımız içinde bulunduğumuz anda sözün özgürleştiği bir ortam yaratmak ve süregiden bütün mücadelelerin, hatta “sesi olmayanlar”ın, büyük basında asla yer bulamayanların sesinin yankılanmasını sağlamak.

Söylediğinizden hareketle, mücadelelerin ortaklaştırılması hangi anlamda “onları korkutmayı”yı başaracaktır?

Bu yeni bir fikir değil. Her birimiz kendi köşemizde mücadele ediyoruz ve, her nasılsa, sorunlarımızın kaynağına indiğimizde hepimiz aynı düşmanı tarif ediyoruz: baskın sınıfın çıkarlarını korumaktan başka bir şey yapmayan, 30 yıldır iyice güçlenmiş olan oligarşi. Zenginliğin dünyadaki dağılımına baktığımızda bunu anlamak çok da zor değil! Eşitsizlik Gözlemevi’nin bir araştırmasına göre dünyanın en zengin %10’u dünyadaki zenginliğin %86’sına sahip, buna karşılık dünyanın yarısı toplam zenginliğin ancak %0,5’ine sahip. Milyarder Warren Buffett haklı olarak şöyle diyor: “Ortada bir sınıf savaşı olduğu doğru ama bu savaşı yürüten benim sınıfım, yani zenginlerin sınıfı ve biz bu savaşı kazanıyoruz!” Onların imtiyazlarının karşısına kendi sesimizi ve eylemlerimizi, ve aynı zamanda hayallerimizi de koymak, Gece Ayakta hareketiyle yapmaya çalıştığımız bu. Hep birlikte sokağa inerek elitlerin içine korku salabiliriz. Bir araya gelerek bu güçler dengesini tersine çevireceğiz, artık “sınıf olma” ve ders verme sırası bizde.

Peki ne gibi sonuçlar elde etmeyi umuyorsunuz?

Bu noktada kendimizi büyük bir lojistik ekibi olarak tanımlıyoruz. Amacımız, valilikte alınan karar doğrultusunda gerçekleşecek (ve çalışma yasası reformunun geri çekilmesi için yapılacak ç.n.) eylemi takiben, yani 31 Mart saat 18’den itibaren République Meydanı’nın işgale uygun hale getirilmesini sağlamak. Bundan sonrası bizim değil, harekete katılacak ve işleri eline alacak olanların kararına bağlı. Biz sadece makinenin çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim için Gece Ayakta bir şeyin sonucu değil de bir hareketin başlangıcı. Her şeyden önce mücadelelerin ortaklaşması. Biz, ortaya attığımız söylem etrafında olabildiğince büyük bir kalabalığın toparlanıp yeni bir üretme biçimine, manidar ve ortak bir üretime doğru hareket etmesini umuyoruz.

 

********

 

Beyinsiz, kayıp, şiddet yanlısı… Önyargılar karşısında Gece Ayakta

20 Minutes gazetesi

ND4

Republique Meydanı ve başka yerlerde süregiden eylemlilik bir kısım Fransız’ın nazarında anlaşılmazlığını sürdürüyor. Bunun bir örneği de Nicolas Sarkozy’nin eylemcilere dair bahtsız çıkışı oldu: “Beyinsizler”

Gece Ayakta? “Beyinlerinde hiçbir şey olmayan insanlar”ın gelip de “Fransız demokrasisine ders vermeye çalışması”. Bu tanımlama Sarkozy tarafından yapıldı, ama Republique Meydanı’ndaki eylemcilere dair buna benzer tanımlamalar internet üzerinde yayımlanan birçok yazıda karşımıza çıkıyor. 31 Mart’tan beri süregiden eylemlilik sayısız farklı tepkiye yol açsa da bunların bir kısmı nüansları pek de kayda almıyor. “Kayıp gençlik”, “sekterler”, “şiddet yanlıları”… Geceayaktacılar gerçekten itham edildikleri gibiler mi? 20 Minutes olarak, hareket hakkında ortaya çıkan bu önyargılara cevap vermeyi deneyeceğiz.

“Bunlar orada ne aradıklarını bilmeyen insanlar.”

Republique Meydanı’nda şahit olduğumuz durum şu: Geceayaktacılar’ın bir politik ajandası, üzerinde oybirliğine varılmış bir eylem planı ya da dahası hareketin neye dönüşeceğine dair bir fikirleri yok. Ama bu durumla tamamen barışıklar. Örgütleyenlerin ya da sadece katılımcı olanların büyük bir kısmı hareketi öncelikle, eylem aşamasına geçmenin öncesinde, başka bir dünya üzerine düşünüp tartışma alanı olarak görüyorlar. Karar vericiler arasında ertesi gün ne yapılacağı sorusu genellikle bir tartışma konusu oluyor ve zaman zaman çatışmaya yol açıyor. Mesela Fakir dergisi yazarlarından olan ve Merci Patron! filminin yönetmeni François Ruffin işgal eylemi fikrini ilk ortaya atanlardan biri olarak 1 Mayıs tarihinin önemini vurguluyor. Amaç, hareketle sendikal mücadele arasında “neredeyse tarihi” bir yakınlaşma yaratıp (Fransız Çalışma Bakanı ç.n.) El Khomri tarafından ortaya sürülen yeni Çalışma Yasası tasarısının geri çekilmesini sağlamak. Bu çağrı Genel Forum tarafından da kabul edildi.

“Bunlar kandırılmış solcular.”

Aşırı sol tabii ki de Republique Meydanı’nda yer almakta. Radikal soldan (parti liderleri ç.n.) Jean-Luc Mélenchon ve Pierre Laurent dışında birçok başka parti ve sendikadan katılımcılar da kalabalığın arasında, bazen komisyonların ve genel forumun kararlarında etkili olmanın yolunu arıyorlar, bazen de kendilerini hareketin akışına bırakıyorlar. Ama başka siyasi konumlardan katılanlar da var, örneğin sözcüleri Julien Bayou tarafından temsil edilen (ekolojist bir hareket olan ç.n.) EELV de orada. Gece Ayakta’nın ortaya çıkardığı politik renklilik bazı yorumcuların tahmin ettiğinin aksine çok da keskin bir mutabakat sergilemiyor. Geçtiğimiz Cuma günü Streetpress’te yayımlanan bir makaleye göre Gece Ayakta’nın (özellikle Facebbok sayfası üzerinden) iletişimini sürdürenlerin içeride Fakir dergisinin ekibine karşı muhalif bir tavır takındıklarını belirtiliyor. İlk grup hareketi “sol” kavramıyla kısıtlamamak isterken diğerleri siyasi yönelimlerinin daha net ifade edilmesinden yana. Bunun dışında, hareketin yatay bir örgütlenmeyle inşa edildiğini hatırlatmakta yarar var. Yani, ipleri elinde tutan bir liderin olmadığı, komisyon ve forumlarda en ufak bir konunun bile saatlerce tartışılabildiği bir ortamdan bahsediyoruz.

“Bunlar işi gücü olmayan insanlar.”

Geceayaktacılar arasında tabii ki işsizler de var. Emekliler, öğrenciler ve hatta evsizler de var. Ama hareketin sosyolojisi sadece ‘sürekli bir işi olmayan’ bu kesimlerle de sınırlı değil, her ne kadar esas kalabalığı onlar oluştursa da. Meydanda lise, orta okul ve ilk okul öğretmenleriyle, bir psikologla, sanatçılarla, bir şirketin iletişim sorumlusuyla ve başka ücretli çalışanlarla da karşılaştık. Ve de Maxime’le… Normandiya’da yaşayan 23 yaşındaki bu otomobil teknisyeni ücretsiz izine ayrılıp toplantılara katılmak üzere Paris’e gelmiş. Durumun ne derece karmaşık olduğunu ortaya koymak açısından şunu da eklemekte fayda var: buradaki öğrencilerin bir kesimi eğitimlerini karşılayabilmek adına bir yandan da çalışmak zorundalar. Mesela orada tanıştığımız grafik öğrencisi ve aynı zamanda 3D görseller üreten bir şirkette yarı-zamanlı olarak çalışan 19 yaşındaki Angeline için de durum böyle. “İlk başlarda okul ve sonrasındaki işlerin yoğunluğundan katılamıyordum.” diyor ve “ama sonuçta farkına vardım ki eylemlerin gece olmasının nedeni tam da bu, işten sonra çıkıp gelebilmek.” diye de ekliyor.

“Bunlar sekter insanlar.”

16 Nisan’da Alain Finkielkraut’un bir dizi hakaretten sonra hareketten ihraç edilmesi bir çok insanda şok etkisi yarattı ve Gece Ayakta hareketinin çoğulculuğuna gölge düşürdü. Eylemin katılımcıları gerçekten sekter tipler miydi? Cevabı elbette ki sorudan daha fazla nüans barındırıyor. Hemen arkasından gelen Pazartesi günü konu bizim de dahil olduğumuz geniş bir kamusal tartışma çerçevesinde irdelendi. Duyduğumuz fikirler şöyleydi: “Karşısında mücadele ettiklerimizle aynı araçları kullanamayız. Yannis Varoufakis’e katılsak da Finkielkraut’un hatta Marine Le Pen’in bile konuşmasına izin vermeliyiz ki sonra onların argümanlarını yerle bir edebilelim”, “Bir insanın fikirlerine karşı çıkabiliriz ama bunu bir tartışma çerçevesinde yapmalıyız. Fakat bir insanı kim ve ne olduğu, biyografisi üzerinden reddetmek tehlikeli bir durum”, “Fakat şunu da belirtmekte yarar var ki kendisi hakaretlerine başlamadan önceki bir saat boyunda genel forumun bir parçasıydı. Hakaretler bireylerin sorumluluğundadır, meydanda bulana binlerce insanı bu konuda zan altında bırakamayız”. Görüldüğü üzere, sekterlikten epey uzak açıklamalar.

“Bunlar şiddet yanlısı insanlar.”

Kırılıp dökülmüş ATMler, parçalanmış reklam panoları, karşı konulan polis kuvvetleri ve taşlanan karakollar… Gözaltılarla da sonuçlanan şiddet eylemleri bir ay içinde artış gösterdi. Ama bu nokta da örgütlü ve mutabık bir eylemlilikten süz edemeyiz. Gece Ayakta eylemcilerinin bir kısmı bunun meşru bir pratik olduğunu düşünse de diğerleri her türlü şiddet biçimini ortak eylemliliklerin dışında tutmaktan yanalar. Bu konu geçtiğimiz Pazar günü uzun uzun tartışıldı. AFP’nin söyleşi yaptığı “eylem komitesi” üyesi Victor açıklamasında her ne kadar kendisinin barışçıl eylemlerden yana olduğunu belirtse de hareketin medyanın “kırıp dökücüler” diye adlandırdığı kişilerle dayanışma içinde olduğunu belirtti. Ama buna karşılık meydandaki geceayaktacıların bir kısmı bize şiddet içeren eylemlere kalkışanların, özellikle de Republique Meydanı’na çıkan yollara barikat kuranların ihraç edilmesini istediklerini söylediler.

*******

Meydanların İmtihanında Kent 

Luc Gwiazdzinski

Gece Ayakta ve benzeri meydan işgali hareketleri, birbirinden farklı mekansal müdahale biçimlerini bir araya getiriyor ve baskın kentlere direnen mecazi kentler inşa ediyor.


ND5

 

“Işığa inanmanın güzelliği gecede saklıdır.” Edmond Rostand

Gece Ayakta hareketiyle birlikte geceler yavaş yavaş kendilerine gündüzün konuları arasında yer açmaya başladı. Hareket kentin ve onun geceye ait niteliklerinin temel politik ve insani boyutlarının yeniden keşfedilmesine aracı oluyor. Meydan işgalleri kentlerdeki birlikte ve ortak yaşama biçimlerimizi farklı noktalardan sorgulamaya açıyor. Her daim geceyi denetim almaya çalışan iktidara sesleniyor. Ayakta olmak, gözlemek, meydanlarda ve sosyal ağlarda mücadele etmek aynı zamanda akıntıya karşı olmak, sınırları aşmak, baskın toplumsal normları zorlamak ve çiğnemek de demek. Piyasanın sömürüsü ya da sokağa çıkmama baskısı altında kalan gecelerin ve geleceğin başka türlü olabileceği, dünyayı yeniden kuracağımız kıymetli anların ve mekanların varlığı ihtimali ortaya çıkıyor.

Meydanlar hareketi, Saint-Martin kanalı çevresinde Don Kişot’un Çocukları’nın (2006 yılında evsizler için ç.n.) kurduğu çadırlardan, Hong Kong’daki “şemsiye devrimi”ne kadar New York, Yunanistan, Türkiye, Ukrayna ve Arap Baharı gibi başka hareketler ve geçici işgallerin bir yankısı aynı zamanda. Bu hareket, direniş, kalkışma ve itaatsizlik gibi müdahale (talep bildirme ya da sürdürülebilirlik) biçimlerinin yanına işgal evleri, evsizler ya da Romanlar için kamp alanları, kentsel dönüşüm ve imar girişimlerine karşı ortaya çıkan savunma alanları, hatta oldukça şiirsel “işgal bostanları” ve ateşböcekleri gibi her yerde beliren mekansal alternatifleri ekliyor. Şimdi ise, Gece Ayakta hareketi hem bir “geçici otonom bölge”, hem de bir sahne oluyor.

Gece Ayakta hareketinin mekansal düzenlemeleri günümüz kentlerinin kalıcı yapılarının tersine daha çok esnek, seyyar ve geçici bir özelliğe sahip. Geri dönüşüm estetiği ve tahta paletler, betona ve cafcafa meydan okuyor. İşgal eylemcileri, büküyor ve dönüştürüyorlar. Baskın kente karşı mecazi bir kent yükseliyor. (Mimari ve Kültürel Miras Müzesi’nde) “Kampta Yaşamak” sergisinin açıldığı ve devletin mültecilerin iskanına dair çözüm bulmakta zorlandığı bir zamanda bu işgaller ikamet etme biçimlerini teknokratik bir mekan algısından uzak durarak sorguluyor. Bu hareketler yeniden şekillendirilebilir, dönüştürülebilir ya da adapte edilebilir kentsel biçimleri, kamusal alanların paylaşım olanaklarını ve çok işlevliliğini keşfediyor ve “geçici ve zamansal bir kentsellik” fikrini ortaya atıyorlar.

Bu işgaller kamusal alanların özelleştirilmesi akımının karşısında duruyor. Evsizler, yoksul emekçiler, mülteciler ve güvencesiz gençler gibi görünmez olanların karşılaşmasının, etkileşime geçmesinin ve birbirlerini olumlamasının önünü açıyorlar. Bu hareketler kolektif ve ortak kavramlarının sınandığı “kamusal üretme alanları” inşa ediyor. Deneyimleme kapasiteleri bağlamında kırılgan olan bu toplumsal müdahaleler, eylem halindeki ütopyalardır. Deneyim birliktelikleri, ortak zamanlar ve geciçi mekansallıklar üreterek dünyayı burada ve şimdi dönüştürmeye katkıda bulunuyorlar.

Henri Lefebvre’in yeniden gündeme oturan “kent hakkı” talebiyle, Guy Débord’vari bir yeni-durumculuk (neosituationism) arasında bu geçici ve coğrafi olarak dağınık işgaller karmaşıklığın (complexity) yaşayan laboratuvarlarıdır. Buralarda oluşturulan kurulların ve ele alınan konuların katlanarak artması sistemli bir yaklaşımın gereğini ortaya koyuyor. “Kesişimlilik (intersectionality)” ve “mücadelelerin ortaklaştırılması” arasında, orada ve burada tartışarak, parçaları birleştirerek, ekip biçerek ya da gösteri ve performanslar düzenleyerek “küre-yerelleşiyoruz” (glocalise). Bu, duvarların dışında gelişen, çok cepheli, sosyal ağlar ve özgün medya araçları sayesinde genişleyen hareketler, duruşunu kaybetmiş, bakış açısını değiştirmeye ve yeniden konumlanmaya mecbur bir dış dünyaya kendi gündemini dayatıyor.

Sözün dolaşıma girdiği kent ve köy meydanlarında, Gece Ayakta hareketi biraz da bir demokrasi okuluna, yurttaşlığı baz alan bir “potansiyel demokrasi atölyesi”ne benziyor. Ötekiliğe ve “Cumhuriyet’in varoşları”na doğru genişlemeye dair sürekli bir açıklığı taşımak kaydıyla bu eylemler halkçı bir eğitim fikrinin yeniden etkili hale getirilmesine ve üniversitelilerin kente dair görevlerini hatırlamasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda içselleştirilmiş bir medyatize olma hali ve tevazu iddiası arasında kalan bu hareket günümüz toplumlarının paradokslarının da aynası oluyor.

Gece Ayakta hareketi bir sonuçtan ziyade bir süreç. “Gececiler” hızlı cevapların peşinde koşmadan ortaya sorular atıp tartışabilme ve sözü yeniden işlevselleştirme cesaretini gösteriyorlar. Oysa ki toplumun geri kalanı yalandan kesinliklerle kendilerini kandırıp “hazır düşünce”lerle yetiniyor. Geceleri meydanlarda kadınlar ve erkekler şehri tüm gerilim ve potansiyelleri dahilinde deneyimliyor ve mesken ediniyorlar. Birlikte, durumlar inşa ederek, karşılaşmaların, tartışmanın, doğaçlamanın ve rastlantısal keşiflerin deneyimine güvenerek hakikati yeniden ele geçiriyorlar. Belli bir zamanı ve mekanı kullanıma sokarak var oluyor ve toplumsallaşıyorlar. Kent gecenin mekanı oluyor. Tüm kırılganlığı ve çabasıyla, bu hareket şair Eduoard Glissant’ın sözlerinin izini taşıyor: “Sadece, kendi gücünden emin olamayan düşünceler, korkunun, çözümsüzlüğün, endişenin, şüphenin, muğlaklığın hakim olduğu o titrek düşüncelerdir süregiden çalkantıları en güçlü biçimde kavrayabilen”.

İdealizm ve pragmatizmin, tartışmaların ve üretimin ortasında Gece Ayakta hareketinin kente, siyasete ve günümüze dair kesinlikle söyleyecek çok şeyi var.

 

 

Öne çıkarılan yazı

VIO.ME Mücadelesine Destek İçin Çağrı

FacebookTwitterGoogle+
Sevgili dayanışma destekçileri,
Sizi VIO.ME işçilerinin mücadelesindeki son gelişmelerden haberdar etmek isteriz.
Bildiğiniz gibi, son dört yıldır yaşamımız ve onurumuz icin savaşıyoruz. Biz işçiler bu süreçte ittifaklarimizi toplumsal alanda kurmayı tercih ettik. Muhtelif siyasi örgütlerin bizimle “ayricalıklı” bir ilişki kurma ve mücadelemizi kendi dar partizan ölçütleriyle yönetme isteklerini hep redddettik. Konuşmak ve iletişim kurmak icin bize yapılan tüm çağrıları ise elbette kabul ettik.
Toplumun geniş bir kesimi yanımızda yeralıp ellerinden gelen herşeyle bizi desteklemeye karar verdiğinde, büyük bir dayanışma ağı da kurulmuş oldu. Bunu, toplumun tüm kesimlerinin katılımına açık olan ve mücadelenin siyasi gidişatı da dahil birçok mesele hakkında kararların verildiği ortak meclisler ve bu yolla inşaa edilen güven ilişkileri takip etti.
Birçok siyasi örgüt biz işçilerin bu meclislerde geniş bir toplumsal kesimle birlikte kurduğumuz politik çerçeveyle hemfikir oldu. Bu örgütler, halen VIO.ME fabrikasını üretim üzerinde işçilerin kontrolü ve işçi özyönetimi ile işletme çabalarımızı desteklemekteler.
Mücadelemizi destekleyen siyasi güçlerden birisi de SYRIZA idi; mevcut basbakan bizzat fabrikanin işletmesi ile ilgili yaşadığımız sorunların derhal çözülmesi icin açıklamalarda bulundu, buna yönelik çalışmayı taahhüt etti.
Ancak tabi ki, bu sözler ve taahhütler SYRIZA iktidara geldikten sonra gitgide muğlaklaştı. Muhalefetteyken sergiledikleri kararlılığın yerini ürkeklik ve ara bir yol bulmak icin daha önce uzlaşılan politik çerçevenin dışına çıkan taviz önerileri aldı.
SYRIZA’nin 8 ayın sonundaki büyük başarısı VIO.ME mücadelesini yargı sisteminin çarklarına terketmek olmuştur. Ki aynı yargı sistemiVIO.ME‘nin eski sahibi Christina Philippou’yu aylarca hapis cezasına çarptırdıkan sonra serbest bırakmış ve hapis cezası yerine güçlü “bağlantı”ları olan bir belediyede sözümona kamu hizmeti yapmasına izin vermiştir.
“Gelmiş geçmiş ilk sol hükümet” bizi yargı sisteminin ellerine bıraktı. Ki bu yargı sistemi Yunan toplumunu beş yıl boyunca sömüren ve mahvedenleri cezalandırmak icin hiçbirsey yapmamış, bu sömürü ve yıkımın sorumlularını salıvermiştir.
Zaten bugüne kadar verdikleri kararlar yargıçların politik duruşlarının ne olduğunun kanıtıdır: biz işçilerin eski işverenlerimizin bize borçlu oldukları parayı talep etme hakımızın meşru olmadığını bile söylediler. Hakkımızı talep etmek için eyleme gectiğiimiz her seferinde, Philkeram şirketinin mülküne müdahale ettiğimizde de, fabrikayı yeniden işletmeye başladığımızda da, yargıçlardan hep aynı cevabı aldık.
Ve elbette, fabrikanın işlemeye devam etmesi ve burada kalmaya karar veren biz işçilerin işsiz kalmaması için bir cözüm bulma konusunda hiçbiri kıllarını kıpırdatmadılar.
Mahkeme kararına göre, VIO.ME tesislerinin bulunduğu arazi 26 Kasim 2015 Perşembe günü ve bundan sonraki 3 hafta perşembeleri açık artırmaya çıkarılacak. Bu süre içinde bir alıcı çıkmazsa, bir alıcı bulunup arazi satılana (ve dolayısıyla biz fabrikadan atılana) kadar süreç devam edecek.
Açık artırmaya çıkarılacak arazi 14 ayrı arsadan oluşmakta. Bu arsaların bazıları ise  istihdam yaratarak topluma yaptığı katkılar için fabrikanın eski sahibi Phillipou’ya Yunan hükümeti tarafından doğrudan veya dolaylı olarak hibe edilmiştir. Şimdi ise bu arsalar VIO.ME‘nin ana sahibi Philkeram’ın alacaklılarını memnun etmek icin açık artırmaya çıkarılıyor: Kamu Gelirleri Idaresi, Sosyal Güvenlik Dairesi, Philkeram’in eski çalışanları, bankalar ve tedarikçiler.
VIO.ME tesisleri tüm arazinin yaklaşık 1/7’sini kaplıyor ve bu kısım kolaylıkla Philkeram’ın geri kalan gayrimenkullerinden ayrılabilir.VIO.ME alt kuruluşu olduğu ana şirket Philkeram tarafından felakete sürüklenmiş olmasına rağmen iflas müzakerelerinde VIO.MEçalışanlarının esamisi okunmuyor. İflasin baş sorumlusu Philiipou Ailesi’nin kötü yönetimi ve VIO.ME gelirlerini dışarı aktarıp fabrikayikişisel çıkarları için borca batırmaları olduğu halde VIO.ME sürecte tamamen görmezden geliniyor. Oysa ki her iki şirketin de normal şartlarda işletilebilmesi için yeterli kapasite bulunduğu DELOITTE danışmanları tarafından da doğrulanmıştı.
Yargı sistemi bir kere daha sermayenin tarafında yer aldı ve calışma haklarını sahiplenen işçilerin aleyhine kararlara imza attı.  Ve tabi ki devlet de çözüm üretme sorumluluğundan kaçınıyor.
Bu nedenle biz VIO.ME işçileri, bütün bu mücadele sürecinde yanımızda olan sizleri 26 Kasım Perşembe günü açık artırmada bulunmaya ve işçileri VIO.ME fabrikasından tahliye etme oyununu bozmaya çağırıyoruz. Bu fabrika bizim iki sene boyunca bir mücadele ve özgürlük alanına dönüştürmeyi başardığımız mekandır.
Sizi bizimle yanyana durmaya, emekçilerin üretici güçleri sermaye sınıfından –ki zaten üretimi denizaşırı ülkelere kaydıran da onlardır– özerkleştirme çabalarını desteklemeye çağırıyoruz.
Biz işçiler fabrikayı terketmeyeceğimizi ve hayatlarımızın bu fabrikaya bağlı olduğunu ilan ettik ve sizi de bu fabrikanın çarkının dönmesini desteklemeye çağırıyoruz.
Sizi bizimle yanyana durmaya çağırıyoruz, çağırıyoruz ki “uzmanların” tavsiyelerinden öte bir çözümün varolduğunu hep beraber gösterelim: bu kez çözüm mücadelenin içinde birebir yeralanlarımızda, yolu aydınlatan lambalarda değil.
Dayanışmayla,
VIO.ME işçileri genel meclisi
Öne çıkarılan yazı

Tüketici Topluluklarından Gıda Egemenliğine: Tüketim Kooperatiflerinin İmkânı – Umut Kocagöz

FacebookTwitterGoogle+

10408878_455412207953662_7187361373280370078_n

Geçtiğimiz aylarda Müşterekler Siyaseti forum serisinde “Gıda Müşterektir! Topraktan Sofraya Örgütlenelim!” başlıklı forumun da katkısıyla süren tartışmalar, farklı yerellerde ve ölçeklerde tüketici kolektifleri/kooperatifleri olarak meyvelerini veriyor. Sonbahara bu oluşumların heyecanıyla girerken, tartışmaları genişletmek ve deneyimleri paylaşmak amacıyla farklı yazılara yer vereceğiz. İlk olarak, Umut Kocagöz’ün Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi ekseninde kaleme aldığı yazıyı paylaşıyoruz.

Kadıköy’de bir tüketim kooperatifi kurmak için yaptığımız çalışmalarda genel olarak tüketim kooperatifleri ile ilgili çeşitli sorular ve yorumlarla karşılaşıyoruz. Bu yazıda bu sorulara bir takım cevaplar geliştirerek tüketim kooperatifi çalışmasının ne anlama geldiğini ifade etmeye ve tartışmaya açmaya çalışacağız. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

10danSonra …Barış!

FacebookTwitterGoogle+

10dansonra İstanbul Barış Forumunda bir araya gelmeye çağırıyor

2 Ağustos Pazar
Saat 16.00 Balon
Mis Sokak No:15 Kat 2 / Beyoğlu
Yeni bir yaşamın inşasına inanan bizler, ülkeyi baskı rejimi altında boğan ve tek adam diktasına dayanacak bir başkanlık rejimini tesis etmeye soyunan AKP iktidarını Haziran’da sandıkta alaşağı ettik. Fakat, çok geçmeden, işlediği suçların, yol açtığı zalimliklerin yükü altında ezilen AKP, hiçbir meşruiyeti olmayan, vekâleten görev yapan hükümet ve “Sultan” Erdoğan, kendi dar çıkarları uğruna tüm ülkeyi içeride ve dışarıda savaşa sürüklemeye girişti. Muhalif sesleri baskı, şiddet, korku, dezenformasyon ve kriminalizasyon siyasetiyle boğmaya çalışıyor.

Ancak Türkiye halklarının barış isteği ve inancı bir avuç muktedirin kişisel ikballerinden kat be kat büyüktür. Türkiye halkı, evlatlarıyla, analarıyla, babalarıyla, kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla savaşın ne olduğunu, ne getireceğini çok iyi bilmektedir. Bugün yeni bir yaşam ve Türkiye isteyen bizlerin önündeki en aciliyetli görev halkın bu barış isteğinin akacağı kanalları ve dili ortaya çıkarmaktır.

Tüm barış yanlısı dostlarımızı, barışın sesini hakim kılmak üzere yapılacak somut çalışmaları belirlemek üzere 2 Ağustos’ta 16.00’da (Balon, Mis Sokak, Beyoğlu) yapacağımız foruma davet ediyoruz.

10dan Sonra İstanbul

Öne çıkarılan yazı

Neoliberal Yeşil Alanlar

FacebookTwitterGoogle+

Marisa Mandabach (Çeviri: Öykü Gürpınar)

Yazı Jacobinmag‘den alınmıştır.

eyupİstanbul, Eyüp Vadisi’nde Bostanlar (1937), Nicholas Artamonoff / Dumbarton Oaks

İstanbul Piyale Paşa Camii bahçesinde, nane ve papatya kokuları ve Türkçe pop müzik ezgileri arasında, lastik bostan ayakkabıları giymiş iki kadınla konuşuyoruz. Bu bostan, on altıncı yüzyıldan beri yerel pazarlara ürün yetiştiriyor, fakat bir aydan kısa bir süre içerisinde, Kasımpaşa mahallesindeki bir dönüşüm projesi sebebiyle yıkılacak. Bostancılara söylenen, buranın bir otoparka dönüştürüleceği.

Türkiye, muazzam bir inşaat patlamasının göbeğinde. Neredeyse tüm mahallelerde, mahalle sakinleri yerlerinden ediliyor ve mahalle yıkılarak belediyenin ya da özel girişimlerin geliştirmesi için boş alanlar haline getiriliyor. Gezi parkının bir alışveriş merkezine dönüştürülmesi planına karşı 2013’te gerçekleşen protestolar ve bu protestoların karşılaştığı polis şiddeti (ki yedi protestocu hayatını kaybetmiş, sekiz binden fazla insan yaralanmış ve on dört kişi gözünü kaybetmişti) uluslararası medyanın dikkatini çekmiş ve AVM projesi başarılı bir şekilde durdurulmuştu. Fakat yine de agresif dönüşüm devam ediyor; geçen yıl itibariyle İstanbul’da en az otuz iki yeni AVM projesi planlandı. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

#PastayüzündepatlarKOÇ

FacebookTwitterGoogle+

Divan işçileri her pazar onurlu yaşam taleplerini haykırmak için Divan Otel önünde buluşuyor. Direnişlerinin gücü de sesleri gibi yüksek, Divan işçileri mücadeleyi ortaklaştırmaya çağırıyor!

Geçtiğimiz Şubat ayında, Divan pastane ve oteller zincirinin üretim bölümünde çalışan 52 işçi sendika üyesi oldukları için işlerinden çıkartıldı. Ücretlerinin yetersizliği, geçinebilmek için kalınan zorunlu mesailer, ağır ve uzun çalışma saatleri karşısında haklarını arayan işçilerin Koç Grubu’ndan aldığı cevap, sendikal haklarının hiçe sayılması oldu. Gezi direnişçilerine kapılarını açan Divan Oteli, kendi işçisini en temel hakkını kullandığı için kapı dışarı etti!

Divan işçilerinin emek mücadelesi, Gezi’deki yaşam mücadelesinden ancak bir adım ötede durabilir, daha uzak değil. Gezi’deki ağaçlara yaşam hakkı tanımayanlara karşı nasıl bir arada durduysak, emekçi haklarının gaspına karşı aynı dirayetle durmaya çağırıyor Divan işçileri bizleri. Yaşamı kuran emeğin mekanlarında adalet mücadelesinin yanında olmadan, nefes aldığımız yaşam alanlarımızı savunmanın mümkün olmadığını haykırmaya çağırıyor…

Sermayenin kentlerimizi, emeğimizi, en temel haklarımızı, bir bütün olarak yaşamımızı gaspetmesine karşı bir aradayız! Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak, Gezi’de parkı savunmaksa, Divan’da emek mücadelesine nefes katmaktır.

Divan işçileri haftalardır olduğu gibi bu Pazar da Divan Otel önünde buluşuyor. Bu pazar ve her pazar 14:00’da #PastayüzündepatlarKOÇ demek için Divan Oteli önündeyiz.

14 Haziran Pazar 14:00’da Talimhane Caddesi girişi, İş Bankası önünde buluşup Divan Otel önüne yürüyoruz..

divan afiş

Öne çıkarılan yazı

Bin Yıldır Buradayız Biz! 1 Mayıs’ta Taksim’de ve Her Yerdeyiz!

FacebookTwitterGoogle+

10856475_796822660365109_4291867945330036521_oOraya bakın, oraya, o ağacın altına
Orada, o ağacın altında
Tabiattan ayağa kalkan bizler varız o meydanda.
Oraya iyi bakın, o meydana, göreceksiniz…
Çünkü belki bin yıldır buradayız biz!

Fabrikaların, ofislerin, kampüslerin, evlerin içinde birikmiş sesimiz, sokaklarda hınca hınç. Soma, Yırca, Akkuyu, Sinop ve daha nice yerde öfkemiz. Fabrika bacasındaki dumanda, bilgisayarın başında ve bir asansörün 32.katında terimiz var bilirsiniz.

Her gün ısrarla bir sabahı yeniden kuruyoruz biz. Yerin yedi kat dibinden gökdelenlerin sayılmaz katlarına biriktiriyoruz coşkumuzu.

Hayal mi edemediniz? Oradayız biz. Bütün parklarında kentin ve aleni meydanlarında, zihnimizde hep o aynı düşünceler, evden işe ve işten eve, iş çıkışı metrobüsün camına yaslanmış uykumuzdan açıyoruz gözlerimizi. Yan sokakta ve alt katlarda her gün ve her gece yanyana geliyoruz.

Bin yıldır buradayız biz!

Bu yıl da her yıl gibi, bu gün de her gün gibi, her coğrafyada ve her meydandayız. Bayramımız bir Mayıs, Mayıs’ın 1’i, biz hâlâ buradayız. Ve inanın her sokak ve caddede, ofiste, kampüste, evde, fabrikada, atölyede, madende, zeytin ağaçlı köyde, coşkun akan derenin dibinde, tarlada, fırının ve tezgahın başında biz varız.

Ve birbirimize, sizin bize olduğunuzdan çok daha yakınız.

Kilitleyin kapılarımızı; davullarımızın gümbürtüsünü ve zurnaların iç gıcıklayan sesini susturun. Pencere kafeslerinin ardına saklayın bizi, evlerimizin kulaklarını tıkayın, dindirin kof şaklabanlıklarınızın sesini. Bugün öyle hiç yiyip içesimiz yok; ama yine de…

Orada olacağız, o meydanda, baktığınız her ağacın altında ve derinizin üstünde bir ‘yel’ gibi. Hadi bizden önce gidin, ve söyleyin birbirinize. Oradayız o ağacın altında!

Çünkü bin yıldır buradayız biz.

1 Mayısta Taksim’de ve her yerdeyiz, her yeriz! Beraber özgürleşeceğiz.

MÜŞTEREKLER

Öne çıkarılan yazı

Seçimlerde destek ve eleştiri

FacebookTwitterGoogle+

Barış Yıldırım

Selahattin Demirtaş’ın AKP ile koalisyon olasılığına dair son sözlerinin dikkate alınması gerekiyor.

Eşbaşkan, 22 Nisan tarihli bir TV programında, AKP ile koalisyon yapıp yapmayacaklarına ilişkin soruya şöyle cevap verdi: “Bu da 7 Haziran’dan sonra konuşulacak bir şey doğrusu. Biz Türkiye’yi kaosa, istikrarsızlığa sürüklemek için seçime girmiyoruz. (…) Seçim sonrası koalisyon ihtimali ortaya çıkarsa ilkelerimiz neticesinde kurulacak bir hükümete dışarıdan – içeriden destek verebiliriz.”[1]

Görebildiğimiz kadarıyla bu açıklama, Kürt özgürlük hareketinin yayın organlarında hiç yer bulmadı. Dahası, birkaç gün sonra Eşbaşkan Figen Yüksekdağ koalisyon iddiasını iftira olarak niteledi ve şu açıklaması ilgili yayınlarda yer aldı: “Bizim AKP’yle koalisyona ihtiyacımız yok. (…) Bize AKP iftirası atanlar diz çökecek.”[2] (Hatta DİHA açıklamayı şöyle verdi: “Yüksekdağ, HDP’ye desteği engellemek amacıyla ortaya atılan ‘AKP’yle koalisyon yapacaklar’ şeklindeki iddialara, ‘Biz en büyük koalisyonu halklarımızla yaptık’ diyerek cevap verdi.”)

Nitekim Demirtaş da 26 Nisan’daki söyleşisinde şöyle bir revizyona gitti: “Çözüm süreci asıl HDP’ye bağlıdır, AKP’siz yürüyebilir. Parlamento AKP’siz bir iktidar çıkarırsa süreci yürütmek zannedildiği kadar zor olmayabilir. Ama HDP’siz bir süreç olamaz.”[3] Ardından da Mustafa Karasu, 28 Nisan’da yayımlanan son yazısında, AKP için “soykırımcı tekçi zihniyetin yeni sahibi”, Erdoğan için ise “şovenist” ifadelerini kullandı.[4] Dolayısıyla gelinen noktada, AKP ile koalisyon ihtimalinin HDP’nin gündeminde olmadığı sonucuna varılabilir.

Demirtaş’ın ilk açıklaması kimi sol çevrelerde HDP’nin yanlış bir yolda olduğunun emaresi olarak görüldü; bu iddia seçim çalışmalarında da sürekli karşımıza çıktığı için ele alınmayı hak ediyor. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

10danSonra’sını Kurmaya Bugünden Başlamak

FacebookTwitterGoogle+

Bu yazı, yaklaşan seçimlere dair Müştereklerimiz içerisinde gerçekleşen kolektif tartışmaların ilk ürünüdür.

HDP’nin bizi bekleyen seçimlere parti olarak katılma kararı, sandık ile sokak arasındaki kısır döngüyü parçalamanın kimi olanaklarını sunuyor. Bu seçimde, Gezi sonrasında ilk defa seçim, “sokağı” soğuran bir engel değil, sokak muhalefetinin potansiyel ve gücünü arttıran bir kaldıraca dönüştürülebilir. İç güvenlik yasasının meclisteki görüşmeleri sırasında da tecrübe ettiğimiz gibi sokağın sesi, eylem biçimleri, coşkusu ve öfkesi bizi bekleyen Başkanlık, yeni anayasa, yeni eğitim, aile, beden politikaları tartışmalarında mecliste de yankılanabilir. Egemenlerin gündeminde yarıklar açılabilir.

Geçtiğimiz son iki yılda, birbiriyle tezat teşkil eden iki temel dinamiğin belirlediği bir siyasal alanla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Bir yandan Gezi direnişiyle yaşanan kolektif “muktedirleşme” ya da özgüçlenme söz konusu. Sayıca geçmişle kıyaslanamayacak bir toplumsal kesimin kendi kendini örgütleme ve kolektif eyleme geçme kapasitesinde niteliksel bir artış olduğu görülebiliyor. Ancak “sokak siyasetinin” kazandığı bu popülerleşmeyle aynı anda, siyasetin devlet kurumları etrafında cereyan eden bir seçkinler arası mücadele, kapalı kapılar ardında dönen komplolar, istihbarat oyunları, gizli anlaşmalar bütünü olduğu algısı pekişiyor, yeniden güç kazanıyor.

Tam da bu ikilik nedeniyle, kurumsal siyasetin, yani elitler arası güç ve çıkar rekabetinin siyasetin olası tek biçim olduğu anlayışından kitlelerin kendi özgücüne ve eylemine dayanan devrimci bir siyasete doğru dönüşümü hedefliyoruz. Bizim için tayin edici olan, sermayeden, devletten ve patriyarkadan bağımsız alanları çoğaltmak, somut mücadele alanlarındaki değişik çoğul pratikleri biraraya getiren birleşik eylem zeminleri, müşterek alanlar ve anonim yanyana gelişler yaratmak. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Bir gün değil her gün: Bir müşterek olarak bakım emeği

FacebookTwitterGoogle+

Bengi Akbulut

Bu yıl 8 mart yaklaşırken bu topraklarda görmeye pek de alışkın olmadığımız, kadınlar taleplerini haykırmak için sokağa çıkarken erkekleri temizlik ve yemek yapmaya, çocuklara bakmaya davet eden çağrı, gözlerimizi –bir kez daha—feminist geleneğin uzun süredir sorunsallaştırdığı bir alana çevirmemize vesile oldu: bakım emeği.

15429_10152852884957669_3224119366351681273_n

Bakım emeği, dar anlamıyla beslenme ve temizlik gibi temel kişisel ihtiyaçlarını gidermek için başkalarına ihtiyacı olan insanlara bu amaçla sunulan hizmetleri (örn. çocuk bakımı, hasta bakımı, yaşlı bakımı, engelli bakımı) kapsıyor. Dar anlamıyla diyoruz, çünkü bakım emeği genellikle diğer haneiçi üretim süreçleriyle birarada yürüdüğünden; ve bakıma yönelik olsun olmasın haneiçi üretimin farklı alanları birbirini tamamlar nitelikte olduğundan (çocuk bakımı, örneğin, evin temiz tutulmasından veya yemek yapmaktan bağımsız düşünülemez), bakımı daha genel anlamda haneiçi üretimin bütününden ayrı düşünmek biraz yüzeysel kaçabilecek bir sınıflama. Yani, bakıma muhtaç olmak koşulu olmaksızın genel olarak toplumsal yeniden üretimi de bakım emeği içinde konumlandırarak kavramı genişletmek mümkün. Yine de bakım emeğinin özellikle duygusal/ilişkisel boyutundan ötürü farklı bir niteliği olduğunu da göz önünde tutmak gerek. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Bahçe sadece bir bahçe midir? Kent bahçeleri, kent bostanları, müşterek alanlar

FacebookTwitterGoogle+

Olcay Bingöl

İsmi her yerde farklılık gösteriyor. Kimi yerde ‘mahalle bahçeleri’, kimindeyse ‘kent bahçeleri’, ‘dayanışma bahçeleri’ veya ‘kolektif bahçeler’ diyoruz. Ama hepsinin ortak noktası aynı: Kent içinde, kent sınırında, kent dışında var olan parkların, yol kenarlarının ve özel veya kamuya ait boş arsaların, alanların komşular arası dayanışma, dostluk, ortaklaşma, paylaşım ile ekilmesi, dikilmesi, ürünlerin hasat edilmesi ve sonunda bireysel veya komünal bir yeme etkinliğinin gerçekleşmesi – convivium.

Untitled
Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Hiç güvenlik: Bize yeni bir hukuk lazım!

FacebookTwitterGoogle+

bombalara karşı sofralar iç güvenlikHalen tartışılmakta olan İç Güvenlik Yasa Tasarısı mecliste “bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganları attırdı, 237 kez kürsüde “kahrolsun faşizm” dedirttirdi. Politik, ideolojik ve tarihsel nedenlerle asla bir araya gelmeyen parti gruplarını karşıtlığında birleştirdi. Sırf bu göstergeler bile yaşamın nasıl bir tehlike altında olduğunu ispatlıyor.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Amsterdam Üniversitesi İşgali Üzerine: “İşgal Et, Engelle! Bu Politikalar Sökmez Bize!”

FacebookTwitterGoogle+

Aylin Kuryel

bianet sitesinde yayınlanmıştır.

Amsterdam Üniversitesi’nde (UvA), şubat ortasından beri oldukça görünür hale gelmiş, içine farklı grupları alarak büyüyen ve başka şehirlere sıçrayarak yeni bir momentum yaratan bir mücadele sürmekte. Özgür eğitim için verilen bu mücadeleyi üniversite genelinde gerçekleşen, fakat şaşırtıcı olmayan bir şekilde en çok Beşeri Bilimler Fakültesi’ni etkileyen bütçe kısıntılarının ve üniversite yönetim kurulu (CvB) tarafından birkaç ay önce açıklanmış “Profiel 2016” planının tetiklediği söylenebilir. Üniversitenin öğrenci ve çalışan gibi asli unsurlarına danışılmadan kurgulanan bu tepeden inme plan, üniversite içinde merkezileşen güç ilişkileri ve üniversitenin piyasaya bağımlı olması gibi problemleri derinleştiriyor. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Malumun ilanı

FacebookTwitterGoogle+

Hükümet çok korkuyor. İktidarı süresince gittikçe büyüttüğü bu korku artık anlaşıldı ki sadece Kürt direnişinden ya da ‘teröristler’ diye karaladığı mücadeleden değil. Türkiye’nin her köşesinde patlak veren isyanlardan ve her türlü demokratik muhalefet yönteminden korkuyor artık. Üstelik bildiği tek siyasi manipülasyon aracı olan temsili ve çoğunlukçu demokrasinin (daha doğrusu 12 senelik iktidarı boyunca kendi çıkarlarına göre çarpıttıktan sonra geriye her ne kaldıysa) iskeleti çatırdamaya başladı. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

‘Dünyada Mekan’ Talebinin Maddi Temelleri Üzerinden Müşterek Alanın Tarifi

FacebookTwitterGoogle+

Müştereklerimiz çağrısıyla çeşitli grup ve bireylerin düzenlediği Müşterekler Siyaseti forumları devam ediyor. “Beyaz Yakalılar DÜNYADA MEKAN Arıyor” başlıklı forumun ikinci ayağı “Nasıl Bir Mekan?” gündemiyle 28 Şubat Cumartesi 14:00’da İTÜ Taşkışla Kampüsü’nde gerçekleşecek. Forum öncesinde, Umud Dalgıç’ın ilk forumda yaptığı sunumu yayınlıyoruz.

Müşterekler Siyaseti forum serisinin ‘Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler’ başlıklı ilk forumu sırasında en sık dile getirilen sorun, öznelerin yan yana gelebileceği alanların daralmasıydı. İş yerinde, kamusal alanda, şehirde, üniversitede yan yana gelebileceğimiz, sosyalleşebileceğimiz mekanların ortadan kalkması, dolayısıyla mücadeleyi inşa edecek bireylerin temas olanaklarının azalmış olması forumun en belirgin sonuçlarından biriydi. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

“Dünyada Mekân” Forumuna Dünyadan Birkaç Örnek – Özlem İlyas

FacebookTwitterGoogle+

DSC_0048

Müştereklerimiz çağrısıyla 11 Ocak’ta gerçekleştirilen “Beyaz Yakalılar Dünyada Mekân Arıyor!” forumunun ardından, hazırlık grubunda devam eden tartışmalar Dünyada Mekan blogu üzerinden takip edilebilir. Bu blogda yayınlanan ve Özlem İlyas’ın kaleme aldığı aşağıdaki yazıyı, 28 Şubat Cumartesi gerçekleşecek ve “Nasıl Bir Mekan?” sorusunun ele alınacağı ikinci forum öncesinde yayınlıyoruz.

Bu yazıda 11 Ocak’ta ilki düzenlenen “Beyaz Yakalılar Dünyada Mekân Arıyor!” forumuna katkı sağlamak üzere mekân ve freelance örgütlenmelerine dair birkaç örneğe değineceğiz. Bu örneklerin yeni soru ve tartışmalara vesile olmasını umuyoruz. Mekân meselesine freelance çalışanların cephesinden baktığımızda, öncelikli meselelerden birinin işyerinin parçalanmış olması olduğunu söyleyebiliriz. Yani freelance çalışmanın sadece güvencesiz ve esnek çalışmak demek olmadığını, aynı zamanda ilişki kurulan bir mekânı kaybetmek demek olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, üretimin toplumsal bir süreç olduğu da hesaba katılırsa, kendi meslektaşlarımızdan ya da fikir alışverişinde bulunabileceğimiz insanlardan uzak, izole bir biçimde üretmek durumunda kaldığımızda, üretkenliğimize ve yaratıcılığımıza da ket vuruluyor. Öte yandan, işyerini bir “kayıp” olarak görmenin de sorunlu bir yanı var elbette. Zira o “kaybettiğimiz” işyeri, türlü türlü disipline edici mekanizmaların, gözetim mekanizmalarının üzerimizde denendiği, uygulandığı bir yer de aynı zamanda. O yüzden mekânı düşünürken kaybettiğimiz işyerimizi geri istiyoruz düşüncesiyle değil, başka nasıl üretip ilişkilenebiliriz sorusuyla tartışmak faydalı olabilir.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

FORUM: BEYAZ YAKALILAR DÜNYADA MEKAN ARIYOR -2 “Nasıl bir mekan?”

FacebookTwitterGoogle+

Beyaz yakalılar, freelance çalışanlar bir araya geliyoruz… Zamanın yavaşladığı, mekanın ferahladığı, kolektif, dayanışmacı mekanları beraber hayal ediyoruz.

dunyadamekan2afis-internetlik

Dayanışmayı büyütecek, örgütlenmeye katkıda bulunacak ve emek mücadelesindeki konumumuzu güçlendirecek bir mekan nasıl olur, diye konuşarak yola çıktık. Bu amaçla 11 Ocak 2015’te, beyaz yakalı ve freelance çalışanlar olarak toplandık ve tartıştık. Buradan çıkan bir hazırlık grubu tartışmayı genişletmek, forumda ortaya atılan soruları ve yenilerini işlemek için sorumluluk aldı ve şimdi bir devam forumu organize ediyor.

Forumun ilk bölümünde, mekanda örülen dayanışmanın mücadeleye nasıl güç katacağını, mekanın prensiplerinin neler olacağını tartışacağız. İkinci bölümdeyse, mekanın kullanımını ve kullanıcılarını, pratikte nasıl işleyeceğini, giderlerinin nasıl karşılanacağını ele alacağız. Ayrıca Türkiye ve diğer ülkelerden farklı mekan deneyimlerinden bize kalanları masaya yatıracağız. Sorular çok, cevapları da beraber düşünelim!

Bu forum, Müşterekler’in çağrısıyla çeşitli kurumlardan ve/veya bireysel olarak yan yana gelmiş beyaz yakalı ve freelance çalışanlar tarafından düzenlenmektedir.

Yer-Saat 28 Şubat 2015: Cumartesi, 14:00
İTÜ Mimarlık Fakültesi, 127 Numaralı Konferans Salonu, Taşkışla/Taksim

 

Öne çıkarılan yazı

İç Güvenlik Paketi Kent ve Ekoloji Mücadelelerini Neden İlgilendiriyor?

FacebookTwitterGoogle+

ic guvenlik donu

Ekoloji Kolektifi – 19 Şubat 2015
Yazının orijinal kaynağına ulaşmak için tıklayın.

Mülksüzleşmeyi hızlandıracak, kent ve doğa savunmasını etkisizleştirecek

Bu hafta TBMM Genel Kuruluna sunulan İç Güvenlik Paketi yasa tasarısı kamuoyunda polise tanıyacağı yeni yetkilerle, daha doğrusu kolluk yetkilerini muğlaklaştırarak toplum üzerindeki güvenlik baskısını yükselteceği için tepki uyandırıyor. Ancak Paketin sonuçları bundan ibaret olmayacak; Paket kabul edildiği takdirde, ekoloji ve kent hareketi mücadelelerini de kökünden baltalayacak. Giderek şiddetlenen mülksüzleştirme dalgası ve İç Güvenlik Paketi arasındaki bağı görünür kılmak ve pakete bu bağlamda da yüksek bir sesle karşı çıkmak gerekiyor. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Hanımın Çiftliğinden Gıdayı Müşterekleştirmeye

FacebookTwitterGoogle+

Food_Commons_table Small

Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler/Müşterekler Siyaseti forum serisinin üçüncüsü “Gıda Müşterektir! Topraktan Sofraya Örgütlenelim!” başlığıyla 22 Şubat’ta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Fındıklı Kampüsü’nde gerçekleşecek. Forum öncesinde, gıda müşterekleri ile ilgili Bengi Akbulut’un yazısını yayınlıyoruz. Yazıyı PDF olarak indirmek için tıklayın.

Marx, piyasanın toplumsal ilişkileri nasıl örtülediğine dikkat çekmek için meta fetişizmi kavramını kullanır. Piyasa esasen insanlar ve sınıflar arasındaki ilişkileri “şeyler” arasında – metalar ve onların fiyatları – arasında bir ilişkiymiş gibi temsil eder. Yani piyasa dolayımıyla önümüze meta olarak gelen varlıkların bu biçimlerinin altında, üretimlerinin içerdiği insanlar ve sınıflar arasındaki, sömürüye dayalı ilişkiler yatmaktadır. David Harvey (1990) bu kavramdan hareketle gıda meselesini sorunsallaştırır ve kapitalizmin gıdanın nerede ve ne şekilde üretildiğini, gıdanın üretim süreçlerine içkin mekânsal-toplumsal ilişkileri sakladığından bahseder. [i] Tabağımızdaki yemeğin malzemelerinin kimin tarafından, ne şekilde üretildiğinden çoğu kez bihaberizdir: Kimbilir hangi tarım işçisinin teriyle, hangi dayıbaşının gözetimi altında, hangi endüstriyel gübre veya ilaçla üretilmiştir?

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı
Gıda Müşterektir! Topraktan Sofraya Örgütlenelim!

Gıda Müşterektir! Topraktan Sofraya Örgütlenelim!

FacebookTwitterGoogle+

Müştereklerimiz Forumları: Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler/Müşterekler Siyaseti forum serisi “Gıda Müşterektir! Topraktan Sofraya Örgütlenelim!” başlığıyla devam ediyor. 22 Şubat’ta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Fındıklı Kampüsü’nde buluşuyoruz.

Varlığımızı yeniden üretmemizin en önemli elemanı gıdanın üretimi, dolaşımı ve tüketiminde bize dayatılan sisteme karşı sesimizi yükseltiyoruz: Gıda müşterektir!

Gıda üzerinden el konulan hayatlarımızı, ürünlerimizi, bedenlerimizi geri alırken mevcut gıda rejiminin alternatiflerini kurmak, yeni ilişkiler tasarlamak istiyoruz: Gelin öyleyse gıdayı müşterekleştirelim! Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Kadın Katliamının Faili Malum! İnadına İsyan, İnadına Özgürlük!

FacebookTwitterGoogle+

Özgecan öfkemizin ve isyanımızın adı bugün. Bu öfke tekil bir olaya tepki duymanın çok ötesinde. Bağ kuruyoruz ve tanıyoruz. Sokakta kalabalıklar arasında vücudumuza değen elin tenhada bir yerde neye dönüşeceğini biliyoruz. Otobüste, dolmuşta her daim gardımızı alıyor, her an karşılaşacağımız durumları hesap edip sokağa öyle çıkıyoruz. Sokağa çıkmadan evvel evdeki savaş da cabası.

Biliyoruz. Bu topraklarda “kadın” olmanın anlamı, her an taciz ya da tecavüz edilme korkusuyla yaşamak, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalmak, gece tek başına dışarı çıkamamak, bindiğin minibüsten bir daha asla inememek, erkek egemen ve adil olmayan hukuk sisteminden medet umamamak ile eşdeğer. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Mahalle Namusundan Mahalle Siyasetine: Yeni Bir Kentsel Müşterek Arayışı

FacebookTwitterGoogle+

kent42

Yazı Mutlukent’ten alınmıştır.

20 Ocak’ta Meclis Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerini Araştırma Komisyonu Üyesi AKP’li İsmet Uçma, şiddeti bitirecek ‘müthiş’ önerisi ile gündeme geldi: “Kadına şiddet için geliştirilen acil durumda müdahaleyi kolaylaştıran panik butonu yerine mahallenin namusu diye bir şey geliştirebiliriz, o mahallede birisine yönelik bir şey yapılıyorsa herkes ona sahip çıkar ve hakikaten de yapanı neredeyse ifna eder.” Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Zulmünüz arttıkça zevaliniz tez olacak!

FacebookTwitterGoogle+

polis2

Zulmün sistematikleştirilmesine, yasallaştırılmasına tanık olduğumuz zamanlardayız. Devlet bize ayağını denk al, yoksa sonun kötü olur diyor. Sürekli ve her taraftan saldırı altındayız, dolayısıyla mücadelelerimiz de çeşitli ve çok. Bizi tehdit eden devlet imgesi uyandığımız her günün kaçınılmaz bir parçası. Sabah kalkıyoruz, yüzümüzü yıkıyoruz, bize “bunlar”, “çapulcular”, “teröristler”, “vandallar” diye hitap eden egemenleri duyuyoruz. Başlıyorlar vücudumuza, dinimize, eğitimimize, işimize, hayatımıza burunlarını sokmaya. Nasıl doğuracağımızı, nasıl okuyacağımızı, nasıl yaşayacağımızı da öğreniyoruz her gün kendilerinden. Kabul etmiyoruz, sokağa çıkıyoruz derdimizi anlatmaya, beraber tek ses olmaya ama sokak da yasak. Gözaltına alınıyoruz, saatlerce sistematik işkenceye tabi tutuluyoruz, dövülüyoruz. Biber gazıyla öksüre öksüre, boyalı suyla ıslak kaçıyoruz. Öldürülüyoruz Cizre’de, Hatay’da Okmeydanı’nda… Bizi öldürenlerin peşine düşüyoruz sokaklarda, saray menşeili egemenlerin adalet “saraylarında” ve yılan hikayesi tekrar başlıyor. Neyse ki biliyoruz ve vazgeçmiyoruz; yeni bir hayatı kurmak, kendimizi özgürleştirmek için sokaklarda olmaya devam edeceğiz. Sokakları, meydanları özgürleştireceğiz! Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Mısır, Yunanistan, Kobane. Bu hâlâ başlangıç!

FacebookTwitterGoogle+

Supporters chanting at an election rally of Greece's opposition Syriza party in Athens in May 2014

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana” diye yazar Charles Dickens İki Şehrin Hikâyesi’nin hemen başında, şimdikine çok yakın bir dönemi anlatırcasına.

Ocak ayının sonuna denk düşen hafta, umudun ve umutsuzluğun, zaferle yenilginin bir arada, yan yana olduğu Dickensvari bir çağda yaşadığımızı hepimize hatırlattı. Tarihin o sırrına ermesi mümkün olmayan cilvelerinden biriyle 25 Ocak günü, yani Mısır’da Mübarek rejimini değilse de Mübarek’in kendisini deviren siyasal devrimin yıldönümünde Yunanistan’da gerçekleşen seçimlerde SYRIZA, IMF ve AB patentli neoliberal politikaların sadık uygulayıcısı olan hükümet partilerini alaşağı etti. Mısır ve Yunanistan, neoliberal otoriterizme karşı Akdeniz havzasında şu son dört küsür yılda cereyan eden mücadele dalgasının her bakımdan en ön cephesinde yer almışlardı. 2015 yılına gelindiğinde Mısır karşı devrime teslim olmuşken, Yunanistan ise neoliberal itikada okkalı bir tokat vuruyordu. Kahire’de Şeyma yoldaşının kollarında can çekişiyor; Atina ise zaferi kutluyordu. “Umutsuzluk kışı” ile “umudun baharı” bir aradaydı, hem karanlık hem de aydınlık mevsimiydi.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Müştereklerimiz Forumları: Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler/Müşterekler Siyaseti

FacebookTwitterGoogle+
Untitled1
Müştereklerimiz’in çağrısıyla düzenlenen ‘Beraber Kuruyoruz’ forum dizisinde, toplumsal muhalefetin farklı alanlarında mücadele veren yoldaşlarımızla kolektif bir tartışmayı inşa ediyor, somut ihtiyaçların tarifi üzerinden kurucu pratikler geliştirmeyi amaçlıyoruz…
- Dizinin ilk forumu olan ‘Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti’ni 20 Aralık 2014’te organize ettik. Forumda, sermaye ve devletin saldırıları karşısında savunmadan kuruculuğa geçmeye olanak tanıyacak stratejileri tartıştık: Müşterekler siyasetinin, aritmetik bir toplamdan ibaret olmayan, geometrik etki yaratan bir mücadele zemini olarak nasıl kurulabileceğini ele aldık.
İlerleyen forumlarda ise belirli alanlara odaklanıyoruz:
- Emek alanını ele alan forumların ilki 11 Ocak 2015’te ‘Beyaz Yakalılar Dünyada MekanArıyor’ başlığıyla yapıldı. Bu tartışmada,neoliberalizmin biz emekçileri atomize ettiğini,freelance – tam zamanlı – yarı zamanlı… şeklinde böldüğünü sıkça vurguladık. Bu bölünmeleri aşmak için kurulacak bir dayanışma mekanı fikri katılımcılarda epey heyecan yarattı ve emek alanına dair forumları sürdürme kararı aldık. Forumda oluşan ve herkese açık olan çalışma grubu bir sonraki forumu organize etmek için toplantılarına devam ediyor. Forumun ikinci toplantısı 28 Şubat’ta yapılacak.
- Gıda müşterekleri konulu forumun hazırlıkları da sürüyor. 22 Şubat’ta yapılacak bu forumda, şu ana kadarki tüketici ve üretici kooperatif ve ağlarından yoldaşların biraraya gelmesiyle bu deneyimleri müşterekler siyaseti bağlamında değerlendireceğiz. Bu zemin üzerinde, bugün belirli yerellerde bu tür ağları yeniden inşa etmenin imkanlarını konuşacağız.
- Üniversiteler müşterekler siyaseti için bir diğer kilit alanı oluşturuyor. Dar teşkilat siyaseti yerine, üniversitenin kendi dinamiklerine dayanan birözörgütlenme siyasetini benimseyen oluşumlar zengin bir deneyim biriktirdi. 20 Aralık’taki forumda kampüslerde yaşadıkları sorunları ve farklı bir siyaset arayışını dillendiren üniversiteliler, nasıl bir ortak iletişim ve dayanışma ağı inşa edebileceğinin tartışılacağı bir forum organize etmek üzere hazırlık toplantılarına başladı.
- Bunlar haricinde İstanbul’daki kent mücadelesinin birikimi ve mevcut durumu ile ilgili bir forum daha düşünülüyor.
Forumlar sürecine katkı sunmak, çalışma gruplarına dahil olmak için bize ulaşın!
Öne çıkarılan yazı

Yunanistan’ın dayanışma hareketi: “tamamen yeni bir model – ve işe yarıyor” – Jon Henley

FacebookTwitterGoogle+

Guardian’dan Jon Henley’nin kaleme aldığı yazıyı, Dünyadan Çeviri blogunun çevirisiyle yayınlıyoruz.

Kemer sıkma politikalarının bıraktığı açıkları doldurmak üzere, birbiri ardına, yurttaşlar tarafından çalıştırılan sağlık klinikleri, gıda merkezleri, mutfaklar ve hukuki yardım merkezleri açıldı. Ve bunlar, Syriza iktidarında daha da büyük bir rol oynayacak gibi görünüyorlar.

Greece Debt in Doubt?

Atina aşevi Çorba mutfağı gönüllüleri Atina’da servis yapmakta. Lefteris Pitarakis/AP

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

#MetalİscisiGrevde

FacebookTwitterGoogle+

Metal işçileri bugün 22 işyerinde iş bırakıyor: Fabrika fabrika grev komitelerini örgütleyen işçilere, beyaz yakalı emekçiler de destek veriyor. Mücadelelerimizi ortaklaştırdıkça kazanacağız! #hepimizmetalciyiz

Öne çıkarılan yazı

Gezi’den Parque Augusta’ya, bizim olanları geri alıyoruz!

FacebookTwitterGoogle+

10940590_754071398004529_4415880788094684968_n

Parque Augusta, São Paulo şehrinin merkezinde 25,000m² yüzölçümüne sahip, içinde yağmur ormanı bitki örtüsünü barındıran bir arazi. Bu arazi Brezilya’nın en büyük iki inşaat şirketine ait ancak yasalara göre arazi sahipleri halkın ormanlara ulaşabilmesi için kapılarını açık tutmak zorunda. Bu park Güney Amerika’nın en büyük beton ormanı olan São Paulo şehrinin merkezinde kalmış el değmemiş son yeşil alan. Geçen sene arazi sahipleri yasal olmayan bir şekilde kapıları halka kapattılar ve her birinde beş katlı otoparkların da olacağı üç rezidans binası yapmak için kolları sıvadılar.

Civarda yaşan halk parkına sahip çıktı ve bu alanın kamuya ait olması ve park olarak kalması talebiyle kampanya başlattı. Parque Augusta aktivistleri geçen pazar uzun süredir kapalı olan kapıları açtılar ve parkı geri aldılar. O zamandan beri sürekli etkinlikler yaparak parkı yeniden şehir hayatının vazgeçilmez bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Suyun bitmek üzere olduğu ve sıcaklıkların 40 dereceye ulaştığı São Paulo’da binlerce insan parka akın etti.

Bir kaç ay önce Parque Agusta aktivistleri bizimle, bizler de onlarla dayanışmamızı göstermiştik. Parkın kapılarını açan dostalarımıza yeniden selamlarımızı göndermeyi borç biliriz.

Gezi’den Parque Augusta’ya, bizim olanları geri alıyoruz.

 ‪#‎ParkLife‬ ‪#‎ParqueLiberado‬

Öne çıkarılan yazı

Hayal Gücü Olmadan Özgürleşme Olmaz!

FacebookTwitterGoogle+

Begüm Özden Fırat

I.

“Bugün dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır.” Frederic Jameson’a atfedilen bu meşum cümle, kapitalizmden farklı bir toplumsal hayat tahayyül etmenin imkânsızlığına gönderme yapmak için pek çok kez alıntılanmıştır da, hep eksik nakledilmiştir. Eğer ütopya kavramı modası geçmiş, toplumsal işlevini kaybetmiş bir kavramsa, bu durumu küreselleşmeyi karakterize eden tarihsel iki dünyaya bölünmüşlük halinde aramak gerekir, der Jameson. Bu dünyalardan birinde yoksulluk, açlık, işsizlik, şiddet ve ölüm hüküm sürer ki bu dünyada ütopyacı düşünürlerin sunduğu yeni toplumsallık biçimleri ehemmiyetsiz ve alakasız hale gelmiştir. Diğerinde ise zenginlik, refah, dijital üretim, öngörülmemiş bilimsel ve tıbbî gelişmeler, sonsuz çeşitte ticari ve kültürel hazlar sunulmuştur ki ütopyacı kurgu ve fantezi, teknoloji öncesi uzay yolculuğu anlatıları kadar sıkıcı ve modası geçmiş vaziyete gelmiştir.[1] Oysa sorun bu iki dünyayı yaratan kapitalizmin yenilmez evrenselliği değildir. Jameson’a göre, “[b]izi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor: Yalnızca bu eğilimin geri döndürülemez olduğunu değil, aynı zamanda kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşmez ve olanaksız olduğunu, başka bir sosyoekonomik sistemin –pratiğe geçmek söyle dursun– tasavvur dahi edilemeyeceğini söyleyen bir genel inanıştan bahsediyoruz”.[2] Yani öncelikli mesele tarih algısını ve tarihsel farklılık tahayyülünü yok eden postmodern düşünceyi ifşa etmek ve kapitalizmin her türlü kurumsal biçiminden kurtulmayı öngören “ütopyacı” girişimlerin zorunlu olarak Stalinist tiranlığa ve zulme yol açacağını öne süren “Gulag Endüstrisi” mekanizmasının defterini dürmektir.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Kooperatif Fikrini Strateji Bağlamında Düşünebilir Miyiz?

FacebookTwitterGoogle+

Umut Kocagöz

Image

Ücretli emeğin, güvencesizliğin, bireyselleşen iktidar teknolojisinin egemenlik koşullarında emeği kolektif bir etkinlik olarak örgütlemenin; üretim sürecini kapitalist tahakküm ve sömürü mekanizmalarının ötesinde özyönetimci müşterek bir faaliyet olarak kurmanın formları nasıl olabilir? Tam da bugüne müdahale edebilecek, bugünü bugün olarak örgütleyebilecek ve böylece de toplumu örgütleyebilecek kurucu pratikleri kooperatif fikri bağlamında düşünebilir miyiz? Bu formları mümkün kılacak tekil deneyimleri takip ederek ve bu deneyimlerin açtığı tahayyül alanında gezinerek yeni deneyimlerde üstlenebileceğimiz failliği tartışabiliriz.

Bir yandan Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BUKOOP) ve Özgür Kazova Kooperatifi gibi canlı deneyimler farklı alanlarda çalışabilecek farklı tarzdaki koopertif girişimlerine ilham veriyor.[1] Bir yandan da “demokratik özerlik” bağlamında kooperatif deneyimleri müşterek toplumsal üretimin motor güçlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan üretim ve tüketim kooperatiflerinden dayanışma kooperatiflerine, kooperatif fikrinde ifade bulan örgütlenme perspektifi, mevcut koşullarda toplumun örgütlenmesinin bir aracı olarak strateji tartışmasının içinde düşünülebilir[2].

Kooperatif fikri Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Emeğin Müştereklerini Kurmak

FacebookTwitterGoogle+

11 Ocak’ta gerçekleşen “Beyaz Yakalılar DÜNYADA MEKAN Arıyor” başlıklı buluşmamızın ardından, forumda açılan tartışmaları not etmek, sürdürmek ve derinleştirmek üzere ilk olarak, Barış Yıldırım’ın  çerçeve sunuşunun kaleme alınmış halini yayınlıyoruz.

Barış Yıldırım

Müştereklerimiz’in çağrısıyla gerçekleşen “Beraber Kuruyoruz” forumlarının ilkinde (Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti, 20 Aralık) iki tartışma ekseninin öne çıktığını söyleyebiliriz. Bunların birincisi farklı toplumsal hareketleri -kır, üniversite, kent, emek- ortaklaştırmanın önemi ve bunun olası zeminlerinin ne olduğuydu. İkincisi ise söz konusu farklı hareketlerde kurucu bir siyaseti nasıl üretebileceğimiz, müşterek alanlarımızı nasıl inşa edebileceğimizdi. Bu iki soruyu tartışmamıza neden olan somut gerçek ise neoliberal, otoriter kapitalizmin bizleri gün be gün atomize etmesi ve müşterek alanlarımızı çitlemesiydi.[1]

Untitled1

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Yeni Yıla Bir Dolu Örgütlenme Deneyimi, Pratiği ve Heyecanı Taşıyoruz – Başlangıç Söyleşi

FacebookTwitterGoogle+

Başlangıç Dergisi‘nin İKS ve Müştereklerimiz aktivisti Deniz Özgür ile Marmara Kent ve Doğa Mitingi üzerine yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.

6_marmara_mitingIMG_5213

Marmara Kent ve Doğa Mitingi’nin değerlendirmesini konuşalım istiyoruz. Ama istersen biraz öncesinden alalım. Bir yıl önce 22 Aralık’ta İstanbul’da yine bir kent mitingi olmuştu. Çok kitlesel ve coşkulu geçen bu mitingin ardından bir yıl içerisinde İstanbul Kent Savunması oluştu, yerel kent savunmaları kuruldu, Kuzey Ormanları Savunması gelişti. Geride bıraktığımız bu bir yılının kent mücadeleleri açısından değerlendirmesi ile başlayalım mı?

Geçen sene yani 2013’ün son ayında bir kent mitingi yaptık. Bu miting o zamana kadar yapılan eylemliliklerden, bildiğimiz mitinglerden oldukça farklı bir örgütlenme süreci neticesinde gerçekleşmişti. Bu hem mitingin bağlamıyla ilgiliydi, zira ilk defa kent mücadelesini merkeze alan bir miting organize edildi; hem de gezi direnişinin ardından ortaya çıkan dinamikleri arkasına alan bir mitingdi. Daha önceki klasik miting çağrıcılarından farklıydı çağrıcılar. Gezi’den sonra ortaya çıkan forumların ve örgütlenmelerin çağrısını yaptığı bir mitingdi. Bu açıdan bir milattır diyebiliriz. O açıdan bu tarz örgütlenmelerin ve aynı zamanda kent mücadelesinin meşruiyetini artıran bir miting oldu. Mitinge katılım oldukça iyiydi. Tabii dönemin siyasal denklemiyle de çok alakalıydı bu ilgi. Mitingden bir hafta önce yaşanan 17 Aralık operasyonunun toplumda yarattığı kızgınlıkla muazzam bir katılım oldu mitinge.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

‘Bir Çift Güvercin Havalansa’… Hrant için, Adalet İçin!

FacebookTwitterGoogle+

10885262_877154025639346_3237778891301446306_n

19 Ocakta ne olmuştu?

Bu soruyu yedi yıldır soruyoruz inatla, isyanla, gitgide yorulan umudumuzla… Hrant Dink’in anısı, adalet arayışımızın çehresi oldu. Suikastın sekizinci yılında, 19 Ocak 2015 Pazartesi günü, Agos’un önündeki kaldırımda ruhlarımızı yere sereceğiz, saat tam 15:00’da Hrant’ın vurulduğu yerde olacağız. Ellerimiz birleşecek, seslerimiz çoğalacak, dilimiz çözülecek, yasımız tutulacak. “Biz hem katillerin peşindeyiz, hem de adaletin ve hukukun katledilmesine karşı buradayız” diyeceğiz.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Adaletiniz Su Kaçırıyor!

FacebookTwitterGoogle+

img-8587

Geç gelen adaletiniz bir müşterek alanımızı daha yok etti. Yangından mal kaçırırcasına yaptığınız AVM inşaatı, Emek Sinemasız bırakırken şehri, mahkemeniz “yürütmeyi durdurma” kararı verdi. Günün sonunda kanıtlandı mücadelemizin meşruluğu. Lakin biz zaten biliyorduk haklı olduğumuzu, “hukuk sistemi” diye karşımıza çıkardığınız labirentlere ihtiyacımız var mıydı sanıyorsunuz? Anlaşılmadıysa bir kez daha tekrar edelim: “Emek bizim, İstanbul bizim!”

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

17 Ocak 17:00’da Emek Sineması Önündeyiz! Suç dosyanızı kabartmayın! Bir çivi bile çakmayın!

FacebookTwitterGoogle+

image

9. Bölge İdare Mahkemesi’nin Emek Sineması’nı yıkan proje hakkında “kamu yararı olmadığı ve hukuka uygunluk bulunmadığı, tarihi ve kültürel yapılara telafisi güç ve hatta imkansız zararlara yol açacağı” gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı verdiğini Mimarlar Odası tarafından açıklandı.
Dahası, Danıştay Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ile yetkililer Mehmet Ali Kipsöz, Barış Çelikkalkan, İlhan Turan hakkında soruşturma izni verdi.

17 Ocak Cumartesi saat 17:00’da Emek Sineması önünde buluşuyor, kararın uygulanıp uygulanmadığını yerinde teftiş ediyoruz.

Suç dosyanızı kabartmayın! Bir çivi bile çakmayın!

Emek Sermayeyle Uzlaşmayacak!

Emek Bizim İstanbul Bizim!

Öne çıkarılan yazı

Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Mücadeleler, Dayanışma Mekanları 2: Beyaz Yakalılar DÜNYADA MEKAN Arıyor!

FacebookTwitterGoogle+

Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler forum serisinin ilkini 20 Aralık’ta Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti başlığında gerçekleştirdik. 11 Ocak’ta Beyaz Yakalılar DÜNYADA MEKAN Arıyor! forumunda buluşuyoruz.

* Forum, Müşterekler’in çağrısıyla yan yana gelen çeşitli kurumlardan bireyler ve beyaz yakalı ve freelance çalışanlar tarafından düzenlenmektedir.

İşten başka yaşamımızın kalmadığı şu dünyadaki mekanımızı dayanışmayla arıyor, dayanışmanın yollarını tartışıyoruz.Beyaz yakalı çalışanlar içine tıkıldığımız ofislerden eve döneceğimiz anı, “home-ofis” çalışan freelanceler evden özgürleşip, insan arasına karışmayı gözlüyoruz. Hangi çalışma mekanına kıstırılmış olursak olalım, çabuk çabuk çalışıyor, kendimizi tüketiyoruz. Ya işsiz kalıyoruz ya da işsiz kalmaktan korkuyoruz.
Zamanın yavaşladığı, mekanın ferahladığı, kolektif, dayanışmacı ortak mekanları hayal ediyoruz.
Dayanışma Mekanı
İşli-işsiz beyaz yakalı çalışanlar olarak ayağımıza dolaşan sorunları hep beraber, dayanışmayla çözmenin yollarını arıyoruz. Bir dayanışma mekanı hayali kursak nasıl olur diye düşünüyoruz. Mesela ortak mutfakta yemek yaptığımız, çayımızı yudumlarken iş dertlerimizi paylaştığımız; işsizken de var olabileceğimiz ama daha da önemlisi birbirimizi bulduğumuz, birbirimize omuz verdiğimiz bir yer mesela, nasıl olur?
Freelance Çalışanlar
Çoğunlukla işten sayılmayan freelance çalışma, bu dünyada hakkı olan payı arıyor. İşli-işsiz freelance çalışanlar olarak freelance çalışmanın bir iş olduğunu, çalışanların hakları olması gerektiğini hatırlatmak; artık ‘iş arkadaşlarımızla’ buluşmak, tanışmak, karşılaşabileceğimiz mekanlar yaratmak; hatta birlikte üretmenin, ortaklıklar kurmanın yollarını aramak, dertlerimize birlikte çözüm bulmak istiyoruz.Konuşacağımız, tartışacağımız, tanışacağımız, kolektif haklar üzerine düşüneceğimiz buluşma herkese açıktır.11 Ocak 2014; Pazar, 14:00
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Meclis-i Mebusan Caddesi No:24 Fındıklı, Video Konferans Salonu
Öne çıkarılan yazı

“Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti” – Forum Notları

FacebookTwitterGoogle+

Müştereklerimiz, 2013 yılında “Beraber Yürüyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Mücadeleler” ana başlığı altında bir forum dizisi gerçekleştirmişti. 2013 yazında yaşanan ayaklanmadan ve ardından ortaya çıkan yeni oluşumlar, mekanlar ve siyaset yapma biçimlerinden sonra bu forumlara devam etme ihtiyacı kendini gösterdi ve Müştereklerimiz forumları “Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler/Dayanışma Mekanları” ana başlığıyla yeniden başladı. İlk forum, “Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti”, 20 Aralık 2014’te MSGSÜ Video Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Bu yazıda, forumda tartışılanların kısa bir özeti sunulmaya çalışılacaktır.

Forum 1

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Kent ve Çevre Mücadelesi İçin Bir Yıl Sonu Muhasebesi: 2015’e Devreden 11 Tartışma Alanı

FacebookTwitterGoogle+

Milli Coğrafya blogundan alınmıştır.

1-aktvist-kamera

Kent ve çevre sorunlarının/mücadelelerinin hiç olmadığı kadar gündem olduğu, hatta toplumsal muhalefetin taşıyıcı alanları haline geldiği bir yılı geride bırakıyoruz. 2014 iktidar için artık bir yönetim biçimi olagelen inşaat-enerji-altyapı ekonomisinin toplumsal ve ekolojik bedellerinin gizlenemez hale geldiği bir yıl oldu. Soma, Ermenek ve Torun Tower işçi cinayetleri sadece kent ve çevre mücadelesinin keyfe keder “lüks” uğraşlar olmanın çok ötesinde emek süreçlerine göbekten bağlı sınıfsal çelişkileri tüm ağırlığı ile içinde barındıran yaşamsal önemini acı tecrübelerle bir kez daha kanıtladı. Soma’nın acısı daha dinmeden, zamanlama manidar gözükür kaygısı bile duymaksızın, Yırca köyünde Kolin Holding’in Termik Santrali için alelacele kesilen 6 bin zeytin ağacı 2014’ün en fazla akıllarda kalacak çevre yüzsüzlüğü oldu, tipik bir mülksüzleştirme örneği olarak ders kitaplarına girdi. Ders kitaplarının ilgilenmesi gereken bir başka gelişme de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ziyareti için jest olsun diye özel olarak sallapati hazırlanan ve onaylanan Akkuyu Nükleer Santrali Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu idi.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

“Herkes-İçin”: Müşterekler Siyaseti Stratejisi ve Siyasetin Müşterekleşmesi

FacebookTwitterGoogle+

Eylem Akçay – Umut Kocagöz

Küresel isyanlar çağında savunma hattından kurucu politikaya nasıl geçebiliriz? 20 Aralık’ta yaptığımız forum sonrasında strateji meselesini “Müşterekler Siyaseti” çerçevesinde yeni yazılarla tartışmaya devam ediyoruz.

metni pdf olarak okumak için tıklayın

Başlangıç’ın düzenlediği Kamulaştırma, Kamusallaştırma ve Müşterekler başlığını taşıyan toplantıda[1] konuşulan perspektiflere (bu perspektifleri mümkün kılan tartışma dizisine) ve sonrasında yayımlanan yazılara dair bir tartışma yapmak, genel olarak sol’un kendi üzerine düşünmesi açısından önemli bir imkana vesile oluyor. Bu toplantıda, meselenin “strateji” tartışması olduğu, bu stratejinin de eninde sonunda “politik öznenin inşası” meselesine kilitlendiği çokça söylendi. Tartışmanın bu şekilde gelişmesinin olumlu yanlarından biri de, elimizde halihazırda var olan bir “politik özne” olmadığı kabulünü içerir veya bunu kabul etmeyi gerektirir. Bu da “politik özne” tartışmasını bir potansiyel tartışması olarak ifade etmemizi ve bu potansiyel üzerine odaklanmamızı mümkün kılabilir. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Üniversite Forumları Geri Çekilirken: Neydi, Ne Yapmalı? – Bir Tartışma Daveti

FacebookTwitterGoogle+

ilk-forum

Gezi İsyanı sonrasında müşterek bir tartışma zemini olan forumlar parklara, mahallelere, plazalara taşarken, üniversitelerde de hem üniversiter alanın sorunlarını tartışmaya açan, hem de daha genel anlamda bu topraklardaki gündemlere dair söz üreten forumlar ortaya çıkmıştı. Bugün, bu forumların başlangıcından beri yaklaşık üç üniversite dönemini geride bıraktık. Aradan geçen süreç zarfında, üniversite forumlarının “geri çekildiği” bir ahvalin açığa çıkması, yaşanan deneyim üzerine kafa yormayı, kazanımları ve kayıpları değerlendirmeyi bir gereksinim olarak karşımıza çıkarıyor. Forumlar neydi, ne yapabildi, neyi yapamadı, neden sönümlendi, nasıl sürdürülebilir? Aşağıdaki yazı ile birlikte, üniversite forumlarına dair bir tartışmayı başlatırken, tüm üniversite bileşenlerini kendi deneyimlerini kaleme almaya ve düşünme sürecini müşterekleştirmeye davet ediyoruz.

Umut Kocagöz

Vakıf Üniversiteleri İletişim ve Dayanışma Ağı’nın (VİDA) ortaya çıkışında ve çalışma tarzında temel aldığı parametre olarak üniversite forumları bugün önemli bir geri çekilme yaşıyor. Gezi ile beraber büyük bir toplumsal özne beliriyor, kitlesel ve militan bir mücadele geliştiriyor; hatta bununla sınırlı kalmıyor, kendini inşa edebileceği çeşitli formlar üretiyor veya bu formların araştırmasına girişiyor (mahalle, plaza ve üniversite forumları) ve sonra çeşitli nedenlerle “geri çekiliyor”. Forumlarda beliren imkanı tartışmak, “neyi yaptık, neyi yapamadık” diye bir bakiye tutmak, bugünün üniversite mücadelesine dair çıkmazları görmek ve örgütlemek için önemli.

Forum denilen şeyin ne olduğunu [yani bir siyaset biçimi olarak forum formunun ne olduğunu], nasıl bir perspektifle düşünülebileceğini konuşmak, düşünmek, forumlarda neye “sahip çıkabileceğimizi” düşünmek açısından, tespit etmek açısından önemli. Bizim açımızdan forumlar bir imkana işaret ediyordu. Ancak elbette ortaya çıkan forumların belirli bir homojenlik gösterdiği söylenemez. Biz, üniversite forumları üzerinden bu imkana işaret etmeye çalışacağız.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Yalnız ya da Hep Birlikte, Her Yerde Kadın Dayanışması

FacebookTwitterGoogle+

BQFa9mHCYAEANiF.jpg_large

(Gulabi Gang)

Kadın bedenine yönelik ne zaman bir politika geliştirilecek olsa, aynı “strateji”nin kullanılması tesadüf olmasa gerek: “Gayri resmi” buluşmalarda “skandal” bir cümle, hepimizi günlerce meşgul eden tartışmalar, ardından “ihanet” ve “kumpas” dağarcıkları eşliğinde başlayan “gayrı resmi” uygulamalar. “Milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan” gibi şiarların hemen sonrasında, mesleki denetimler, hastane ve doktor soruşturmaları vesilesiyle hak olan kürtajın fiili olarak engellenmesi, yasak olmamasına rağmen, kürtaj yapacak devlet hastanesinin mumla aranması gibi…

Geçtiğimiz hafta, daha önce de olduğu gibi, bir düğün vesilesiyle Erdoğan, “doğum kontrolünün ülkeye ihanet” olduğunu belirtti; bir- iki-üç, hatta dört çocuk diye de ekledi. Geçtiğimiz yıl yine bir düğünde “doğum kontrolü oyununu bozmak”tan bahsetmiş, topluma karşı “kısırlaştırma harekatı” yapıldığını iddia etmişti. Üzerine sezaryen, kadın erkek eşitliği, fıtrat, millet, hıyanet, cinayet gibi bir dizi ifade, eklendi, sürdü, sürüyor! Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Marmara için İsyan Vakti!

FacebookTwitterGoogle+

Geçen yazı kentin muhtelif üst geçitlerinde kocaman harflerle “yılda bilmem kaç milyon ton su tasarruf etmek sizin elinizde” yazan tabelalara bakarak geçirdik, susuz kalacağımız günlerin yakın olduğu korkusuyla. Ancak tabelaların asıl marifeti içimize saldığı korkuda değil, neyi sakladıklarında: Mega projeler arka arkaya dizilmiş kentin su havzalarının canına okurken, kent içi ormanlık alanlar inşaat şantiyelerine dönüşürken, billboardların diş fırçalarken akan musluğu kapatmayı çözüm olarak sunmaya çalışması el çabukluğundan fazlası. Azalan suyun sorumluluk faturası, aciliyet-felaket kıskacında bize ihale ediliyor yeniden: vatandaş, duş alırken oyalanma! Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

İşgal ve Mahalle Dayanışması

FacebookTwitterGoogle+

evrengorsel3

Evren Kocabıçak

Caferağa Mahalle Evi’yle ilgili tartışmayı derinleştirirken Caferağa Dayanışması’nın kısa tarihindeki birkaç önemli gelişmeyi kayda geçmek faydalı olur diye düşünüyorum. Mahalleli ile yollarımız ayrıldı mı, ayrılmadı mı; ya da ayrılsa da olur, ayrılmasa da, sorularıyla ilerleyen tartışma açısından önemli noktalar olabilir.

İlk konu Dayanışma’nın neden bir işgal eyleminde bulunmuş olduğu. Gezi isyanını takip eden Temmuz ayı başında yaklaşık 300 kişinin katılımı ile yapıldı Caferağa’nın ilk forumu. İlk aylar katılım oldukça iyi ve coşkuluydu. Katılımcıların tamamı Caferağa mahallesinde oturanlardan oluşuyordu. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

“Sosyalizm Sonrası” Toplumsal Mücadeleler ve Müşterekler Siyaseti

FacebookTwitterGoogle+

Foti Benlisoy

Gezi sonrasında eksiği gediğiyle de olsa somut bir olanak halini alan müşterekleştirme pratiklerinin (işgal evleri, bostanlar, mahalle dayanışmaları, Kazova gibi işçi özyönetimi denemeleri vb.) siyasal anlam ve içeriği üzerine şimdiye değin ancak sınırlı bir siyasal tartışma cereyan etti. Gezi direnişinin bu somut mirasının siyaseten bize ne kazandırabileceği meselesi, (“Gezi’nin bakiyesi” başlıklı toplantı-forum dizisi gibi anlamlı örnekler hariç) gündelik-reel politikanın hay huyu içerisinde kısa zamanda aktüel bir tartışma konusu olmaktan büyük ölçüde çıktı. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

“Herkesle kaynaşılmaz”: Müşterek alanlarda katılım ve işleyiş

FacebookTwitterGoogle+

caferaga

Memlekette işgal ve özyönetim deneyimleri zaten az sayıda, var olanları da yeterince tartışmıyoruz. Bu yüzden, sevgili Umut Kocagöz’ün Caferağa Mahalle Evi ve Starbucks işgallerini beraber okuyan yazısı önemli.1

Barış Yıldırım

Umut, işgal kolektifinin içe kapanması tehlikesine vurgu yapıyor; ‘işgale âşık olma’ diyor bu hale: “[Starbucks işgali] bir grup öğrenci için temiz hava, nefes alınabilecek bir yer, bir güzellikti. Ancak dışarıda kalan ve ‘büyük çoğunluk’ olarak düşünülebilecek kesim için bir sınırın daha kalın çizgilerle çizilmesiydi. İşgali ‘bizim’ kılarken ‘biz’i kuruyor, üniversite ile bir çeşit mesafeleniyorduk.” Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

SI Cobas: İtalya’dan “Genç” Bir Sendika Deneyimi

FacebookTwitterGoogle+

 


unnamed

Her gün bir yenisine tanıklık ettiğimiz iş cinayetleri ve taşeronluk sisteminin beraberinde getirdiği muazzam sömürü dinamikleri, emekçi sınıfının mücadele gündeminin merkezini oluşturuyor. Sendikaların bu meselelere dair örgütlülük geliştirmekte, hatta yer yer refleks göstermekte güçlük çektiği bir dönemde Kazova ve Greif deneyimleri, İnşaat İş’in kurulması, geleceğe dair umut vadeden önemli girişimler oldu. Özörgütlülük ve otonomi kavramlarını gündemimize işçi sınıfı üzerinden sokan bu deneyimleri tartışırken, tartışmaya katkı sunması ümidiyle İtalya’da yaşanmakta olan benzer bir deneyimi mercek altına almakta fayda var. SI Cobas, aynı hakikat arayışıyla yola çıkmış bir avuç işçinin sendikalaşarak, bugün lojistik sektörünün neredeyse tamamında örgütlenişinin hikayesi. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

İşgale Aşık Olmayalım da? Veya, Sopalı teyze bize ne anlatabilir?

FacebookTwitterGoogle+

cafern

Caferağa Mahalle Evi gerek yarattığı müşterek alan, gerek mahalleyle kurduğu ilişkiler bakımından son yıllarda yaşadığımız en heyecan verici deneyimlerden biri. Ne yazık ki mahalle evinin yaratmaya çalıştığı ilişkiler iktidarın gözünden kaçmadı ve ev geçen hafta polis tarafından tahliye edildi.  Caferağa Mahalle Evi ve diğer işgal deneyimlerinden öğrendiklerimizi, başardıklarımızı ve başarmadıklarımızı aşağıdaki yazıyla tartışmaya açıyor, başta sevgili ‘Caferler’ olmak üzere, bütün yoldaşlarımızın katkılarını bekliyoruz.

Umut Kocagöz

Caferağa Mahalle Evi’nin bir şafak operasyonuyla boşaltılması bir dizi soruyu yeniden sormamızı gerekli kılıyor. İşgal eyleminin özüne dair bir tartışmadan ziyade somut ihtiyaçlar üzerinden, Mahalle Evi deneyimini farklı deneyimlerle (bu yazı bağlamında Boğaziçi Starbucks Karşı-işgal deneyimiyle) birlikte düşünmeye, tersten düşünmeye çalışalım. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler / Dayanışma Mekanları 1: Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti

FacebookTwitterGoogle+

Beraber Kuruyoruz: Ortaklaşan Toplumsal Hareketler / Dayanışma Mekanları buluşmalarından ilkini Küresel İsyan Zamanında Müşterekler Siyaseti başlığında 20 Aralık 14:00’da MSGSÜ Video Konferans Salonunda yapıyoruz.

Ekolojik yıkımın ve küresel ekonomik krizin ikili kıskacında kıvranan dünyanın tüm ezilenleri isyanlarda buluşuyorlar. Ne var ki, yaygınlaşan ve radikalleşen tüm bu isyanlar, henüz mevcut yapıları dönüştürme ihtimalini ortaya çıkarabilmiş değil. Dahası, Türkiye’deki egemenler arası kavganın ortaya çıkardığı siyasal tablo, Gezi ve benzerleri ile ortaya çıkan altüst edici ihtimallerin de sınırlarını çizmeye devam ediyor. Dolayısıyla, kürenin kuzeyinden  güneyine siyasal alanı sarsan isyanların bir parçası olarak bizlerin ne türden imkân ve engellerle karşı karşıya olduğu sorusu önümüzde duruyor. Toplumsal muhalefetin farklı alanlarında mücadele veren yoldaşlarımızı artık vakti çoktan gelmiş olan kolektif bir tartışma sürecini beraber inşa etmeye çağırıyoruz. Soru yalın:  Sermaye ve devletin saldırıları karşısında savunmadan kuruculuğa nasıl geçeceğiz?

IMG_2501

Öne çıkarılan yazı

Strateji Tartışmasına Katkı: Müşterekler Politikasının Güncelliği

FacebookTwitterGoogle+

pdf olarak indirmek için tıklayın

*Bu yazı Müştereklerimiz içerisindeki tartışma ve pratiklerden yola çıkmıştır. Dolayısıyla kolektif bir sürecin kaleme alınmış halidir.

Begüm Özden Fırat – Fırat Genç

Madenlerde peş peşe meydana gelen önlenebilir facialar, iş cinayetleri olgusunu ana akım medyada, dolayısıyla daha geniş çevreler nezdinde görünür kıldı. Diğer yandan, mütevazı ama bizce son derece mühim bir tartışma antikapitalist politik çevrelerde filiz verdi. Ümit Akçay ve Bert Azizoğlu’nun[1] ve de Stefo Benlisoy’un[2] başlangıç.org web sitesindeki, Aziz Çelik[3] ve Deniz Yıldırım’ın[4] da Birgün gazetesindeki yazılarıyla başlayan ve kimi iletişim listelerinde yankı bulan bu tartışmanın mevcut hacminden öte bir anlamı olduğunu düşünüyoruz. Bu yazının amacı başlamış olan bu önemli diyaloga kendi penceremizden katkıda bulunmak. Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Reddet, İşgal Et, Yeniden İnşa Et!

FacebookTwitterGoogle+

İktidar güzel yüzünü bir kez daha sabahın erken saatlerinde gösterdi. Her türden toplumsal özgürlük alanını serpilmeden boğmaya çalışan “düzen partisi”, bu sefer Caferağa Mahalle Evi’nin kapısına dayandı. Gezi Direnişi’nin en özgün deneylerinden olan Mahalle Evi, mülkiyeti devlete ait olduğu gerekçesiyle, tahliye edildi ve eşyalarına el kondu. Cuma günü için verilen söz gecikmeden yerine getirildi.

Bir kez daha gördük, özel mülkiyeti devlet ve şiddet olmadan var edemiyorlar. Yıllardır kapalı olan bir binanın özel mülkiyet formu dışında olması, ticari olmayan bir üretim alanı olarak kullanılması, henüz küçücük bir deney dahi olsa, egemenlerin çanlarını çalmaya yetiyor. Ülkenin soykırım, mübadele ve göç hatıralarının üzerinde yükselen binlerce mülk sermayenin ve devletin gözetimi ve teşvikiyle sistem içi kılınmışken, bizlerin mülkiyet formlarını dağıtan deneylerinin bunca korku yaratması boşuna olmasa gerek.

Korkmakta da haklılar! Caferağa ve onla yoldaş deneyimler, Gezi’nin dallarından fışkırdı. Biz çoğalıp yere düştükçe çatlayacak kentin betonları.

Bu akşam 19.30’da yoldaşlarımızla, yoldaşlarımız için Kadıköy’deyiz.

Gördü bu gözler hepsini gördü / Titriyordu betonlar

Taşlar söküldü bir lahzada / Altındaydı kumsallar!

Müştereklerimiz

9 Aralık 2014

 

Öne çıkarılan yazı

Türkiye İşçi Sınıfı Tarihinde İşçi Özyönetim Deneyimleri ve Kriz Dönemlerinde Özyönetimin Olanakları

FacebookTwitterGoogle+

Özgür Narin

DİSK-AR dergi 3. sayıda yayınlanmıştır.

www.disk.org.tr/wp-content/uploads/2014/11/DiSK-AR_03.SAYI_.pdf

kazovaBu yazıda Türkiye işçi sınıfının tarihindeki özyönetim deneyimlerini de özetleyecek, kimi önemli derslerini ele alacağız. Bu özyönetim deneyimlerinin önemli bir kısmı maden işçilerinin özyönetim deneyimi ve bu deneyimlerin, işçi sınıfı için bugün başka anlamları da var. Soma’daki gibi 301 maden işçisinin iş cinayetinde katledildiği, iş güvenliğinin üretim için yok sayıldığı, işgüvencesiz çalıştırmanın arttığı bir dönemde, işçilerin kendi tarihlerinde bu koşullara karşı mücadele etme ve daha da ötesi üretenin yönetebileceğini de gösterme başarısından öğrenecekleri çok şey var. Bütün maden işgallerinde, işçiler civar köylerde yaşayan ve çalışmak için madenden başka, toprak, tarım gibi olanağı olmayan, bu olanakları ellerinden alınan işçilerden oluşuyorlar. Alpagut’ta, Suluova Yeni Çeltek’teki işçiler kendilerini esir eden bu topraksızlaştırarak işçileştirme, kötü koşullarda çalışma cenderesinden çıktıkları gibi, birlik ve dayanışma içinde daha büyük başarılar elde ediyorlar. İflas eden, kötü yönetilen, işgüvencesi hiçe sayılan maden işletmesinin yönetimini ele aldıklarında, işgüvenliğini çalışma koşullarını düzeltip tüm sosyal haklarını kazanarak üretimi başarıyla yürütüyor, önemli bir mücadele deneyimi kazanıyorlar. Ekonomik kriz kadar toplumsal kriz koşullarında da, üretimin özyönetimi ve özörgütlenme canalıcı önemde bir sorun olarak ortaya çıkıyor. On yıllar öncesinden Alpagut’ta ya da Yeni Çeltek’te madencilerin Soma maden işçilerine gösterdikleri gerçek budur.

Diğer yandan yakında yaşadığımız Kazova özyönetim deneyimi ya da Greif gibi fabrika işgallerinin artması vesilesiyle özörgütlenme, işçi özyönetimi ve bunun yeni örgütlenme, haberleşme daha da ötesi sınıfsal dayanışma biçimlerini, tartışmak giderek güncelleşiyor. Gezi İsyanı’nın sınıfsal niteliği ve bu isyanla ortaya çıkan iletişim, dayanışma ve haberleşme biçimlerini salt bilgilenme değil sınıfsal eylem aracı olarak görmek hatta üretimin yeniden örgütlenmesini sınıfsal temele oturtmak önem kazanıyor.

Okumaya devam et

Öne çıkarılan yazı

Müşterekler üzerine üç yazı

FacebookTwitterGoogle+

 

IMG_2563

Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından 16-17 Kasım 2013‘te  “Yeşil Ekonomi ve Müşterekler” konulu uluslararası bir konferans gerçekleştirilmişti. Geçen sene İstanbul‘da dördüncüsü düzenlenen Yeşil Ekonomi Konferansı’nda “Yeşil Ekonomi ve Müşterekler” konusu tartışmaya açılmıştı.

Konferans dahilinde  Müşterekler tarafından yapılan konuşmaların tamamını aşağıda inceleyebilirsiniz.  Okumaya devam et