Yazar arşivleri: mustereklerimiz

“Gece Ayakta” – Fransa’da neler oluyor?

FacebookTwitterGoogle+

 

ND1

Fransa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. 31 Mart’tan beri işsizler, öğrenciler, emekliler, işçiler, güvencesiz çalışanlar, beyaz yakalar, evsizler ve daha birçok başka gruptan insan her gece Paris’in en büyük meydanlarından olan Republique Meydan’ında toplanıp geceyi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Gündüzleri ellerinden alınmış bu insanlar, içinde bulundukları mücadeleleri ortaklaştırıp yola çıktıları gün dile getirdikleri üzere geceleri beliren hayaletler gibi elitlerin kalbine korku salmaya geliyorlar. Her geçen gün fabrika, tiyatro salonu, okul, üniversite ve liman işgalleriyle büyüyen Gece Ayakta (Nuit Debout) hareketine dair maalesef Fransızca kaynaklar dışında yeterince bilgi yok. 7-8 Mayıs’ta dünya çapında destek talep ettikleri Global Debout (Yerküre Ayakta) eylemine hazırlanırken son bir ayda Fransa’da olan biteni üç metin aracılığıyla derlemeye çalıştık.

İlk metin 30 Mart günü, işgal hareketi başlamadan bir gün önce işgal eylemini organize edenlerle Revue Ballast’ın yaptığı bir söyleşiyi içeriyor. (metnin orijinali için: Ballast)

İkinci metin metro istasyonlarında ücretsiz olarak dağıtılan ve reklam gelirleriyle işletilen 20 Minutes gazetesinde 27 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan Gece Ayakta hareketine dair önyargıları sorgulayan bir yazı. Tamamen ticari amaçla basılan (ve ücretsiz olduğu için en çok okunan günlük yayınlardan biri olan) bu gazetede böylesi bir yazının çıkmış olması en az yazının içeriği kadar önemli. (metnin orijinali için: 20 Minutes)

Son metinse La Libération gazetesinde 25 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan Grenoble Üniversitesi’nden akademisyen Luc Gwiazdzinski’nin Gece Ayakta hareketine ve olası etkilerine dair yazdığı bir makale. (metnin orijinali için: La Libé)

“Gece Ayakta”yı takip için https://www.facebook.com/Nuit-Debout-Turquie-Gece-Ayakta-T%C3%BCrkiye-1600029953653212/

İyi okumalar

Çeviri: Emre Yeksan

 

Gece Ayakta örgütlenmesiyle söyleşi

Ballast Debout dergisi                          30 Mart 2016

ND3

Gece Ayakta fikri nasıl doğdu? Hangi noktada ve çağrı etrafında insanlar bir araya geldi?

Böyle bir ortaklaşma oluşturmak konusu belli politik ağlarda bir süredir konuşulan bir mevzuydu zaten, ama bu fikirler ancak (Fakir dergisinden) François Ruffin’in Merci Patron! adlı filminin ortaya çıkardığı dinamiklerle birlikte kristalize olabildi. Fransa’nın dört bir yanında filmden çıkan gençler birbirlerine aynı soruyu soruyorlardı: “Şimdi ne yapıyoruz?”

Bunun üzerine Fakir dergisi ekibi Paris’te “Onları Korkutalım” adı altında bir buluşma tertip etti ve konut hakkı aktivistlerine, yasal ve yasadışı göçmenlere, liselilere, üniversite öğrencilerine, Air France ve Goodyear’ın sendikalı çalışanlarına, devlet güvencesiyle bağımsız çalışan sanatçılara, güvencesiz çalışanlara ve daha çok farklı noktalardaki insanlara çağrı yaparak bu insanları bir araya getirdi. Birçok insan kendi mücadelesini anlatmak için söz aldı ve herkes sonuç olarak mücadelelerimizi ayrı ayrı yerlerde sürdüremeyeceğimiz konusunda ortak kanıya vardı. Bilakis, bir araya gelerek gerçek anlamda bir güç sergileyebileceğimiz noktasında buluştuk. Alınan ilk kolektif karar şuydu: “31 Mart’ta evlerimize dönmüyoruz!”. Hepimiz Quebec’te, İspanya’da (Indignados), Birleşik Devletler’de (Occupy Wall Street) gerçekleşen eylemlerden haberdardık. İş, oradaki yurttaşların kendi aldıkları kararlar doğrultusunda bir meydanı işgal ederek gerçekleştirdikleri bu geniş eylemlerden feyz almaya, tanışmaya ve yatay bir hareketlilik ekseninde yola çıkmaya bakıyor. Gece Ayakta eylemleri boyunca halk forumları düzenleyerek tartışmak ve somut anlamda mücadelelerimizi ortaklaştırmak istiyoruz. Bütün amacımız içinde bulunduğumuz anda sözün özgürleştiği bir ortam yaratmak ve süregiden bütün mücadelelerin, hatta “sesi olmayanlar”ın, büyük basında asla yer bulamayanların sesinin yankılanmasını sağlamak.

Söylediğinizden hareketle, mücadelelerin ortaklaştırılması hangi anlamda “onları korkutmayı”yı başaracaktır?

Bu yeni bir fikir değil. Her birimiz kendi köşemizde mücadele ediyoruz ve, her nasılsa, sorunlarımızın kaynağına indiğimizde hepimiz aynı düşmanı tarif ediyoruz: baskın sınıfın çıkarlarını korumaktan başka bir şey yapmayan, 30 yıldır iyice güçlenmiş olan oligarşi. Zenginliğin dünyadaki dağılımına baktığımızda bunu anlamak çok da zor değil! Eşitsizlik Gözlemevi’nin bir araştırmasına göre dünyanın en zengin %10’u dünyadaki zenginliğin %86’sına sahip, buna karşılık dünyanın yarısı toplam zenginliğin ancak %0,5’ine sahip. Milyarder Warren Buffett haklı olarak şöyle diyor: “Ortada bir sınıf savaşı olduğu doğru ama bu savaşı yürüten benim sınıfım, yani zenginlerin sınıfı ve biz bu savaşı kazanıyoruz!” Onların imtiyazlarının karşısına kendi sesimizi ve eylemlerimizi, ve aynı zamanda hayallerimizi de koymak, Gece Ayakta hareketiyle yapmaya çalıştığımız bu. Hep birlikte sokağa inerek elitlerin içine korku salabiliriz. Bir araya gelerek bu güçler dengesini tersine çevireceğiz, artık “sınıf olma” ve ders verme sırası bizde.

Peki ne gibi sonuçlar elde etmeyi umuyorsunuz?

Bu noktada kendimizi büyük bir lojistik ekibi olarak tanımlıyoruz. Amacımız, valilikte alınan karar doğrultusunda gerçekleşecek (ve çalışma yasası reformunun geri çekilmesi için yapılacak ç.n.) eylemi takiben, yani 31 Mart saat 18’den itibaren République Meydanı’nın işgale uygun hale getirilmesini sağlamak. Bundan sonrası bizim değil, harekete katılacak ve işleri eline alacak olanların kararına bağlı. Biz sadece makinenin çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim için Gece Ayakta bir şeyin sonucu değil de bir hareketin başlangıcı. Her şeyden önce mücadelelerin ortaklaşması. Biz, ortaya attığımız söylem etrafında olabildiğince büyük bir kalabalığın toparlanıp yeni bir üretme biçimine, manidar ve ortak bir üretime doğru hareket etmesini umuyoruz.

 

********

 

Beyinsiz, kayıp, şiddet yanlısı… Önyargılar karşısında Gece Ayakta

20 Minutes gazetesi

ND4

Republique Meydanı ve başka yerlerde süregiden eylemlilik bir kısım Fransız’ın nazarında anlaşılmazlığını sürdürüyor. Bunun bir örneği de Nicolas Sarkozy’nin eylemcilere dair bahtsız çıkışı oldu: “Beyinsizler”

Gece Ayakta? “Beyinlerinde hiçbir şey olmayan insanlar”ın gelip de “Fransız demokrasisine ders vermeye çalışması”. Bu tanımlama Sarkozy tarafından yapıldı, ama Republique Meydanı’ndaki eylemcilere dair buna benzer tanımlamalar internet üzerinde yayımlanan birçok yazıda karşımıza çıkıyor. 31 Mart’tan beri süregiden eylemlilik sayısız farklı tepkiye yol açsa da bunların bir kısmı nüansları pek de kayda almıyor. “Kayıp gençlik”, “sekterler”, “şiddet yanlıları”… Geceayaktacılar gerçekten itham edildikleri gibiler mi? 20 Minutes olarak, hareket hakkında ortaya çıkan bu önyargılara cevap vermeyi deneyeceğiz.

“Bunlar orada ne aradıklarını bilmeyen insanlar.”

Republique Meydanı’nda şahit olduğumuz durum şu: Geceayaktacılar’ın bir politik ajandası, üzerinde oybirliğine varılmış bir eylem planı ya da dahası hareketin neye dönüşeceğine dair bir fikirleri yok. Ama bu durumla tamamen barışıklar. Örgütleyenlerin ya da sadece katılımcı olanların büyük bir kısmı hareketi öncelikle, eylem aşamasına geçmenin öncesinde, başka bir dünya üzerine düşünüp tartışma alanı olarak görüyorlar. Karar vericiler arasında ertesi gün ne yapılacağı sorusu genellikle bir tartışma konusu oluyor ve zaman zaman çatışmaya yol açıyor. Mesela Fakir dergisi yazarlarından olan ve Merci Patron! filminin yönetmeni François Ruffin işgal eylemi fikrini ilk ortaya atanlardan biri olarak 1 Mayıs tarihinin önemini vurguluyor. Amaç, hareketle sendikal mücadele arasında “neredeyse tarihi” bir yakınlaşma yaratıp (Fransız Çalışma Bakanı ç.n.) El Khomri tarafından ortaya sürülen yeni Çalışma Yasası tasarısının geri çekilmesini sağlamak. Bu çağrı Genel Forum tarafından da kabul edildi.

“Bunlar kandırılmış solcular.”

Aşırı sol tabii ki de Republique Meydanı’nda yer almakta. Radikal soldan (parti liderleri ç.n.) Jean-Luc Mélenchon ve Pierre Laurent dışında birçok başka parti ve sendikadan katılımcılar da kalabalığın arasında, bazen komisyonların ve genel forumun kararlarında etkili olmanın yolunu arıyorlar, bazen de kendilerini hareketin akışına bırakıyorlar. Ama başka siyasi konumlardan katılanlar da var, örneğin sözcüleri Julien Bayou tarafından temsil edilen (ekolojist bir hareket olan ç.n.) EELV de orada. Gece Ayakta’nın ortaya çıkardığı politik renklilik bazı yorumcuların tahmin ettiğinin aksine çok da keskin bir mutabakat sergilemiyor. Geçtiğimiz Cuma günü Streetpress’te yayımlanan bir makaleye göre Gece Ayakta’nın (özellikle Facebbok sayfası üzerinden) iletişimini sürdürenlerin içeride Fakir dergisinin ekibine karşı muhalif bir tavır takındıklarını belirtiliyor. İlk grup hareketi “sol” kavramıyla kısıtlamamak isterken diğerleri siyasi yönelimlerinin daha net ifade edilmesinden yana. Bunun dışında, hareketin yatay bir örgütlenmeyle inşa edildiğini hatırlatmakta yarar var. Yani, ipleri elinde tutan bir liderin olmadığı, komisyon ve forumlarda en ufak bir konunun bile saatlerce tartışılabildiği bir ortamdan bahsediyoruz.

“Bunlar işi gücü olmayan insanlar.”

Geceayaktacılar arasında tabii ki işsizler de var. Emekliler, öğrenciler ve hatta evsizler de var. Ama hareketin sosyolojisi sadece ‘sürekli bir işi olmayan’ bu kesimlerle de sınırlı değil, her ne kadar esas kalabalığı onlar oluştursa da. Meydanda lise, orta okul ve ilk okul öğretmenleriyle, bir psikologla, sanatçılarla, bir şirketin iletişim sorumlusuyla ve başka ücretli çalışanlarla da karşılaştık. Ve de Maxime’le… Normandiya’da yaşayan 23 yaşındaki bu otomobil teknisyeni ücretsiz izine ayrılıp toplantılara katılmak üzere Paris’e gelmiş. Durumun ne derece karmaşık olduğunu ortaya koymak açısından şunu da eklemekte fayda var: buradaki öğrencilerin bir kesimi eğitimlerini karşılayabilmek adına bir yandan da çalışmak zorundalar. Mesela orada tanıştığımız grafik öğrencisi ve aynı zamanda 3D görseller üreten bir şirkette yarı-zamanlı olarak çalışan 19 yaşındaki Angeline için de durum böyle. “İlk başlarda okul ve sonrasındaki işlerin yoğunluğundan katılamıyordum.” diyor ve “ama sonuçta farkına vardım ki eylemlerin gece olmasının nedeni tam da bu, işten sonra çıkıp gelebilmek.” diye de ekliyor.

“Bunlar sekter insanlar.”

16 Nisan’da Alain Finkielkraut’un bir dizi hakaretten sonra hareketten ihraç edilmesi bir çok insanda şok etkisi yarattı ve Gece Ayakta hareketinin çoğulculuğuna gölge düşürdü. Eylemin katılımcıları gerçekten sekter tipler miydi? Cevabı elbette ki sorudan daha fazla nüans barındırıyor. Hemen arkasından gelen Pazartesi günü konu bizim de dahil olduğumuz geniş bir kamusal tartışma çerçevesinde irdelendi. Duyduğumuz fikirler şöyleydi: “Karşısında mücadele ettiklerimizle aynı araçları kullanamayız. Yannis Varoufakis’e katılsak da Finkielkraut’un hatta Marine Le Pen’in bile konuşmasına izin vermeliyiz ki sonra onların argümanlarını yerle bir edebilelim”, “Bir insanın fikirlerine karşı çıkabiliriz ama bunu bir tartışma çerçevesinde yapmalıyız. Fakat bir insanı kim ve ne olduğu, biyografisi üzerinden reddetmek tehlikeli bir durum”, “Fakat şunu da belirtmekte yarar var ki kendisi hakaretlerine başlamadan önceki bir saat boyunda genel forumun bir parçasıydı. Hakaretler bireylerin sorumluluğundadır, meydanda bulana binlerce insanı bu konuda zan altında bırakamayız”. Görüldüğü üzere, sekterlikten epey uzak açıklamalar.

“Bunlar şiddet yanlısı insanlar.”

Kırılıp dökülmüş ATMler, parçalanmış reklam panoları, karşı konulan polis kuvvetleri ve taşlanan karakollar… Gözaltılarla da sonuçlanan şiddet eylemleri bir ay içinde artış gösterdi. Ama bu nokta da örgütlü ve mutabık bir eylemlilikten süz edemeyiz. Gece Ayakta eylemcilerinin bir kısmı bunun meşru bir pratik olduğunu düşünse de diğerleri her türlü şiddet biçimini ortak eylemliliklerin dışında tutmaktan yanalar. Bu konu geçtiğimiz Pazar günü uzun uzun tartışıldı. AFP’nin söyleşi yaptığı “eylem komitesi” üyesi Victor açıklamasında her ne kadar kendisinin barışçıl eylemlerden yana olduğunu belirtse de hareketin medyanın “kırıp dökücüler” diye adlandırdığı kişilerle dayanışma içinde olduğunu belirtti. Ama buna karşılık meydandaki geceayaktacıların bir kısmı bize şiddet içeren eylemlere kalkışanların, özellikle de Republique Meydanı’na çıkan yollara barikat kuranların ihraç edilmesini istediklerini söylediler.

*******

Meydanların İmtihanında Kent 

Luc Gwiazdzinski

Gece Ayakta ve benzeri meydan işgali hareketleri, birbirinden farklı mekansal müdahale biçimlerini bir araya getiriyor ve baskın kentlere direnen mecazi kentler inşa ediyor.


ND5

 

“Işığa inanmanın güzelliği gecede saklıdır.” Edmond Rostand

Gece Ayakta hareketiyle birlikte geceler yavaş yavaş kendilerine gündüzün konuları arasında yer açmaya başladı. Hareket kentin ve onun geceye ait niteliklerinin temel politik ve insani boyutlarının yeniden keşfedilmesine aracı oluyor. Meydan işgalleri kentlerdeki birlikte ve ortak yaşama biçimlerimizi farklı noktalardan sorgulamaya açıyor. Her daim geceyi denetim almaya çalışan iktidara sesleniyor. Ayakta olmak, gözlemek, meydanlarda ve sosyal ağlarda mücadele etmek aynı zamanda akıntıya karşı olmak, sınırları aşmak, baskın toplumsal normları zorlamak ve çiğnemek de demek. Piyasanın sömürüsü ya da sokağa çıkmama baskısı altında kalan gecelerin ve geleceğin başka türlü olabileceği, dünyayı yeniden kuracağımız kıymetli anların ve mekanların varlığı ihtimali ortaya çıkıyor.

Meydanlar hareketi, Saint-Martin kanalı çevresinde Don Kişot’un Çocukları’nın (2006 yılında evsizler için ç.n.) kurduğu çadırlardan, Hong Kong’daki “şemsiye devrimi”ne kadar New York, Yunanistan, Türkiye, Ukrayna ve Arap Baharı gibi başka hareketler ve geçici işgallerin bir yankısı aynı zamanda. Bu hareket, direniş, kalkışma ve itaatsizlik gibi müdahale (talep bildirme ya da sürdürülebilirlik) biçimlerinin yanına işgal evleri, evsizler ya da Romanlar için kamp alanları, kentsel dönüşüm ve imar girişimlerine karşı ortaya çıkan savunma alanları, hatta oldukça şiirsel “işgal bostanları” ve ateşböcekleri gibi her yerde beliren mekansal alternatifleri ekliyor. Şimdi ise, Gece Ayakta hareketi hem bir “geçici otonom bölge”, hem de bir sahne oluyor.

Gece Ayakta hareketinin mekansal düzenlemeleri günümüz kentlerinin kalıcı yapılarının tersine daha çok esnek, seyyar ve geçici bir özelliğe sahip. Geri dönüşüm estetiği ve tahta paletler, betona ve cafcafa meydan okuyor. İşgal eylemcileri, büküyor ve dönüştürüyorlar. Baskın kente karşı mecazi bir kent yükseliyor. (Mimari ve Kültürel Miras Müzesi’nde) “Kampta Yaşamak” sergisinin açıldığı ve devletin mültecilerin iskanına dair çözüm bulmakta zorlandığı bir zamanda bu işgaller ikamet etme biçimlerini teknokratik bir mekan algısından uzak durarak sorguluyor. Bu hareketler yeniden şekillendirilebilir, dönüştürülebilir ya da adapte edilebilir kentsel biçimleri, kamusal alanların paylaşım olanaklarını ve çok işlevliliğini keşfediyor ve “geçici ve zamansal bir kentsellik” fikrini ortaya atıyorlar.

Bu işgaller kamusal alanların özelleştirilmesi akımının karşısında duruyor. Evsizler, yoksul emekçiler, mülteciler ve güvencesiz gençler gibi görünmez olanların karşılaşmasının, etkileşime geçmesinin ve birbirlerini olumlamasının önünü açıyorlar. Bu hareketler kolektif ve ortak kavramlarının sınandığı “kamusal üretme alanları” inşa ediyor. Deneyimleme kapasiteleri bağlamında kırılgan olan bu toplumsal müdahaleler, eylem halindeki ütopyalardır. Deneyim birliktelikleri, ortak zamanlar ve geciçi mekansallıklar üreterek dünyayı burada ve şimdi dönüştürmeye katkıda bulunuyorlar.

Henri Lefebvre’in yeniden gündeme oturan “kent hakkı” talebiyle, Guy Débord’vari bir yeni-durumculuk (neosituationism) arasında bu geçici ve coğrafi olarak dağınık işgaller karmaşıklığın (complexity) yaşayan laboratuvarlarıdır. Buralarda oluşturulan kurulların ve ele alınan konuların katlanarak artması sistemli bir yaklaşımın gereğini ortaya koyuyor. “Kesişimlilik (intersectionality)” ve “mücadelelerin ortaklaştırılması” arasında, orada ve burada tartışarak, parçaları birleştirerek, ekip biçerek ya da gösteri ve performanslar düzenleyerek “küre-yerelleşiyoruz” (glocalise). Bu, duvarların dışında gelişen, çok cepheli, sosyal ağlar ve özgün medya araçları sayesinde genişleyen hareketler, duruşunu kaybetmiş, bakış açısını değiştirmeye ve yeniden konumlanmaya mecbur bir dış dünyaya kendi gündemini dayatıyor.

Sözün dolaşıma girdiği kent ve köy meydanlarında, Gece Ayakta hareketi biraz da bir demokrasi okuluna, yurttaşlığı baz alan bir “potansiyel demokrasi atölyesi”ne benziyor. Ötekiliğe ve “Cumhuriyet’in varoşları”na doğru genişlemeye dair sürekli bir açıklığı taşımak kaydıyla bu eylemler halkçı bir eğitim fikrinin yeniden etkili hale getirilmesine ve üniversitelilerin kente dair görevlerini hatırlamasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda içselleştirilmiş bir medyatize olma hali ve tevazu iddiası arasında kalan bu hareket günümüz toplumlarının paradokslarının da aynası oluyor.

Gece Ayakta hareketi bir sonuçtan ziyade bir süreç. “Gececiler” hızlı cevapların peşinde koşmadan ortaya sorular atıp tartışabilme ve sözü yeniden işlevselleştirme cesaretini gösteriyorlar. Oysa ki toplumun geri kalanı yalandan kesinliklerle kendilerini kandırıp “hazır düşünce”lerle yetiniyor. Geceleri meydanlarda kadınlar ve erkekler şehri tüm gerilim ve potansiyelleri dahilinde deneyimliyor ve mesken ediniyorlar. Birlikte, durumlar inşa ederek, karşılaşmaların, tartışmanın, doğaçlamanın ve rastlantısal keşiflerin deneyimine güvenerek hakikati yeniden ele geçiriyorlar. Belli bir zamanı ve mekanı kullanıma sokarak var oluyor ve toplumsallaşıyorlar. Kent gecenin mekanı oluyor. Tüm kırılganlığı ve çabasıyla, bu hareket şair Eduoard Glissant’ın sözlerinin izini taşıyor: “Sadece, kendi gücünden emin olamayan düşünceler, korkunun, çözümsüzlüğün, endişenin, şüphenin, muğlaklığın hakim olduğu o titrek düşüncelerdir süregiden çalkantıları en güçlü biçimde kavrayabilen”.

İdealizm ve pragmatizmin, tartışmaların ve üretimin ortasında Gece Ayakta hareketinin kente, siyasete ve günümüze dair kesinlikle söyleyecek çok şeyi var.

 

 

VIO.ME Mücadelesine Destek İçin Çağrı

FacebookTwitterGoogle+
Sevgili dayanışma destekçileri,
Sizi VIO.ME işçilerinin mücadelesindeki son gelişmelerden haberdar etmek isteriz.
Bildiğiniz gibi, son dört yıldır yaşamımız ve onurumuz icin savaşıyoruz. Biz işçiler bu süreçte ittifaklarimizi toplumsal alanda kurmayı tercih ettik. Muhtelif siyasi örgütlerin bizimle “ayricalıklı” bir ilişki kurma ve mücadelemizi kendi dar partizan ölçütleriyle yönetme isteklerini hep redddettik. Konuşmak ve iletişim kurmak icin bize yapılan tüm çağrıları ise elbette kabul ettik.
Toplumun geniş bir kesimi yanımızda yeralıp ellerinden gelen herşeyle bizi desteklemeye karar verdiğinde, büyük bir dayanışma ağı da kurulmuş oldu. Bunu, toplumun tüm kesimlerinin katılımına açık olan ve mücadelenin siyasi gidişatı da dahil birçok mesele hakkında kararların verildiği ortak meclisler ve bu yolla inşaa edilen güven ilişkileri takip etti.
Birçok siyasi örgüt biz işçilerin bu meclislerde geniş bir toplumsal kesimle birlikte kurduğumuz politik çerçeveyle hemfikir oldu. Bu örgütler, halen VIO.ME fabrikasını üretim üzerinde işçilerin kontrolü ve işçi özyönetimi ile işletme çabalarımızı desteklemekteler.
Mücadelemizi destekleyen siyasi güçlerden birisi de SYRIZA idi; mevcut basbakan bizzat fabrikanin işletmesi ile ilgili yaşadığımız sorunların derhal çözülmesi icin açıklamalarda bulundu, buna yönelik çalışmayı taahhüt etti.
Ancak tabi ki, bu sözler ve taahhütler SYRIZA iktidara geldikten sonra gitgide muğlaklaştı. Muhalefetteyken sergiledikleri kararlılığın yerini ürkeklik ve ara bir yol bulmak icin daha önce uzlaşılan politik çerçevenin dışına çıkan taviz önerileri aldı.
SYRIZA’nin 8 ayın sonundaki büyük başarısı VIO.ME mücadelesini yargı sisteminin çarklarına terketmek olmuştur. Ki aynı yargı sistemiVIO.ME‘nin eski sahibi Christina Philippou’yu aylarca hapis cezasına çarptırdıkan sonra serbest bırakmış ve hapis cezası yerine güçlü “bağlantı”ları olan bir belediyede sözümona kamu hizmeti yapmasına izin vermiştir.
“Gelmiş geçmiş ilk sol hükümet” bizi yargı sisteminin ellerine bıraktı. Ki bu yargı sistemi Yunan toplumunu beş yıl boyunca sömüren ve mahvedenleri cezalandırmak icin hiçbirsey yapmamış, bu sömürü ve yıkımın sorumlularını salıvermiştir.
Zaten bugüne kadar verdikleri kararlar yargıçların politik duruşlarının ne olduğunun kanıtıdır: biz işçilerin eski işverenlerimizin bize borçlu oldukları parayı talep etme hakımızın meşru olmadığını bile söylediler. Hakkımızı talep etmek için eyleme gectiğiimiz her seferinde, Philkeram şirketinin mülküne müdahale ettiğimizde de, fabrikayı yeniden işletmeye başladığımızda da, yargıçlardan hep aynı cevabı aldık.
Ve elbette, fabrikanın işlemeye devam etmesi ve burada kalmaya karar veren biz işçilerin işsiz kalmaması için bir cözüm bulma konusunda hiçbiri kıllarını kıpırdatmadılar.
Mahkeme kararına göre, VIO.ME tesislerinin bulunduğu arazi 26 Kasim 2015 Perşembe günü ve bundan sonraki 3 hafta perşembeleri açık artırmaya çıkarılacak. Bu süre içinde bir alıcı çıkmazsa, bir alıcı bulunup arazi satılana (ve dolayısıyla biz fabrikadan atılana) kadar süreç devam edecek.
Açık artırmaya çıkarılacak arazi 14 ayrı arsadan oluşmakta. Bu arsaların bazıları ise  istihdam yaratarak topluma yaptığı katkılar için fabrikanın eski sahibi Phillipou’ya Yunan hükümeti tarafından doğrudan veya dolaylı olarak hibe edilmiştir. Şimdi ise bu arsalar VIO.ME‘nin ana sahibi Philkeram’ın alacaklılarını memnun etmek icin açık artırmaya çıkarılıyor: Kamu Gelirleri Idaresi, Sosyal Güvenlik Dairesi, Philkeram’in eski çalışanları, bankalar ve tedarikçiler.
VIO.ME tesisleri tüm arazinin yaklaşık 1/7’sini kaplıyor ve bu kısım kolaylıkla Philkeram’ın geri kalan gayrimenkullerinden ayrılabilir.VIO.ME alt kuruluşu olduğu ana şirket Philkeram tarafından felakete sürüklenmiş olmasına rağmen iflas müzakerelerinde VIO.MEçalışanlarının esamisi okunmuyor. İflasin baş sorumlusu Philiipou Ailesi’nin kötü yönetimi ve VIO.ME gelirlerini dışarı aktarıp fabrikayikişisel çıkarları için borca batırmaları olduğu halde VIO.ME sürecte tamamen görmezden geliniyor. Oysa ki her iki şirketin de normal şartlarda işletilebilmesi için yeterli kapasite bulunduğu DELOITTE danışmanları tarafından da doğrulanmıştı.
Yargı sistemi bir kere daha sermayenin tarafında yer aldı ve calışma haklarını sahiplenen işçilerin aleyhine kararlara imza attı.  Ve tabi ki devlet de çözüm üretme sorumluluğundan kaçınıyor.
Bu nedenle biz VIO.ME işçileri, bütün bu mücadele sürecinde yanımızda olan sizleri 26 Kasım Perşembe günü açık artırmada bulunmaya ve işçileri VIO.ME fabrikasından tahliye etme oyununu bozmaya çağırıyoruz. Bu fabrika bizim iki sene boyunca bir mücadele ve özgürlük alanına dönüştürmeyi başardığımız mekandır.
Sizi bizimle yanyana durmaya, emekçilerin üretici güçleri sermaye sınıfından –ki zaten üretimi denizaşırı ülkelere kaydıran da onlardır– özerkleştirme çabalarını desteklemeye çağırıyoruz.
Biz işçiler fabrikayı terketmeyeceğimizi ve hayatlarımızın bu fabrikaya bağlı olduğunu ilan ettik ve sizi de bu fabrikanın çarkının dönmesini desteklemeye çağırıyoruz.
Sizi bizimle yanyana durmaya çağırıyoruz, çağırıyoruz ki “uzmanların” tavsiyelerinden öte bir çözümün varolduğunu hep beraber gösterelim: bu kez çözüm mücadelenin içinde birebir yeralanlarımızda, yolu aydınlatan lambalarda değil.
Dayanışmayla,
VIO.ME işçileri genel meclisi

Tüketici Topluluklarından Gıda Egemenliğine: Tüketim Kooperatiflerinin İmkânı – Umut Kocagöz

FacebookTwitterGoogle+

10408878_455412207953662_7187361373280370078_n

Geçtiğimiz aylarda Müşterekler Siyaseti forum serisinde “Gıda Müşterektir! Topraktan Sofraya Örgütlenelim!” başlıklı forumun da katkısıyla süren tartışmalar, farklı yerellerde ve ölçeklerde tüketici kolektifleri/kooperatifleri olarak meyvelerini veriyor. Sonbahara bu oluşumların heyecanıyla girerken, tartışmaları genişletmek ve deneyimleri paylaşmak amacıyla farklı yazılara yer vereceğiz. İlk olarak, Umut Kocagöz’ün Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi ekseninde kaleme aldığı yazıyı paylaşıyoruz.

Kadıköy’de bir tüketim kooperatifi kurmak için yaptığımız çalışmalarda genel olarak tüketim kooperatifleri ile ilgili çeşitli sorular ve yorumlarla karşılaşıyoruz. Bu yazıda bu sorulara bir takım cevaplar geliştirerek tüketim kooperatifi çalışmasının ne anlama geldiğini ifade etmeye ve tartışmaya açmaya çalışacağız. Okumaya devam et

10danSonra …Barış!

FacebookTwitterGoogle+

10dansonra İstanbul Barış Forumunda bir araya gelmeye çağırıyor

2 Ağustos Pazar
Saat 16.00 Balon
Mis Sokak No:15 Kat 2 / Beyoğlu
Yeni bir yaşamın inşasına inanan bizler, ülkeyi baskı rejimi altında boğan ve tek adam diktasına dayanacak bir başkanlık rejimini tesis etmeye soyunan AKP iktidarını Haziran’da sandıkta alaşağı ettik. Fakat, çok geçmeden, işlediği suçların, yol açtığı zalimliklerin yükü altında ezilen AKP, hiçbir meşruiyeti olmayan, vekâleten görev yapan hükümet ve “Sultan” Erdoğan, kendi dar çıkarları uğruna tüm ülkeyi içeride ve dışarıda savaşa sürüklemeye girişti. Muhalif sesleri baskı, şiddet, korku, dezenformasyon ve kriminalizasyon siyasetiyle boğmaya çalışıyor.

Ancak Türkiye halklarının barış isteği ve inancı bir avuç muktedirin kişisel ikballerinden kat be kat büyüktür. Türkiye halkı, evlatlarıyla, analarıyla, babalarıyla, kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla savaşın ne olduğunu, ne getireceğini çok iyi bilmektedir. Bugün yeni bir yaşam ve Türkiye isteyen bizlerin önündeki en aciliyetli görev halkın bu barış isteğinin akacağı kanalları ve dili ortaya çıkarmaktır.

Tüm barış yanlısı dostlarımızı, barışın sesini hakim kılmak üzere yapılacak somut çalışmaları belirlemek üzere 2 Ağustos’ta 16.00’da (Balon, Mis Sokak, Beyoğlu) yapacağımız foruma davet ediyoruz.

10dan Sonra İstanbul

Neoliberal Yeşil Alanlar

FacebookTwitterGoogle+

Marisa Mandabach (Çeviri: Öykü Gürpınar)

Yazı Jacobinmag‘den alınmıştır.

eyupİstanbul, Eyüp Vadisi’nde Bostanlar (1937), Nicholas Artamonoff / Dumbarton Oaks

İstanbul Piyale Paşa Camii bahçesinde, nane ve papatya kokuları ve Türkçe pop müzik ezgileri arasında, lastik bostan ayakkabıları giymiş iki kadınla konuşuyoruz. Bu bostan, on altıncı yüzyıldan beri yerel pazarlara ürün yetiştiriyor, fakat bir aydan kısa bir süre içerisinde, Kasımpaşa mahallesindeki bir dönüşüm projesi sebebiyle yıkılacak. Bostancılara söylenen, buranın bir otoparka dönüştürüleceği.

Türkiye, muazzam bir inşaat patlamasının göbeğinde. Neredeyse tüm mahallelerde, mahalle sakinleri yerlerinden ediliyor ve mahalle yıkılarak belediyenin ya da özel girişimlerin geliştirmesi için boş alanlar haline getiriliyor. Gezi parkının bir alışveriş merkezine dönüştürülmesi planına karşı 2013’te gerçekleşen protestolar ve bu protestoların karşılaştığı polis şiddeti (ki yedi protestocu hayatını kaybetmiş, sekiz binden fazla insan yaralanmış ve on dört kişi gözünü kaybetmişti) uluslararası medyanın dikkatini çekmiş ve AVM projesi başarılı bir şekilde durdurulmuştu. Fakat yine de agresif dönüşüm devam ediyor; geçen yıl itibariyle İstanbul’da en az otuz iki yeni AVM projesi planlandı. Okumaya devam et

#PastayüzündepatlarKOÇ

FacebookTwitterGoogle+

Divan işçileri her pazar onurlu yaşam taleplerini haykırmak için Divan Otel önünde buluşuyor. Direnişlerinin gücü de sesleri gibi yüksek, Divan işçileri mücadeleyi ortaklaştırmaya çağırıyor!

Geçtiğimiz Şubat ayında, Divan pastane ve oteller zincirinin üretim bölümünde çalışan 52 işçi sendika üyesi oldukları için işlerinden çıkartıldı. Ücretlerinin yetersizliği, geçinebilmek için kalınan zorunlu mesailer, ağır ve uzun çalışma saatleri karşısında haklarını arayan işçilerin Koç Grubu’ndan aldığı cevap, sendikal haklarının hiçe sayılması oldu. Gezi direnişçilerine kapılarını açan Divan Oteli, kendi işçisini en temel hakkını kullandığı için kapı dışarı etti!

Divan işçilerinin emek mücadelesi, Gezi’deki yaşam mücadelesinden ancak bir adım ötede durabilir, daha uzak değil. Gezi’deki ağaçlara yaşam hakkı tanımayanlara karşı nasıl bir arada durduysak, emekçi haklarının gaspına karşı aynı dirayetle durmaya çağırıyor Divan işçileri bizleri. Yaşamı kuran emeğin mekanlarında adalet mücadelesinin yanında olmadan, nefes aldığımız yaşam alanlarımızı savunmanın mümkün olmadığını haykırmaya çağırıyor…

Sermayenin kentlerimizi, emeğimizi, en temel haklarımızı, bir bütün olarak yaşamımızı gaspetmesine karşı bir aradayız! Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak, Gezi’de parkı savunmaksa, Divan’da emek mücadelesine nefes katmaktır.

Divan işçileri haftalardır olduğu gibi bu Pazar da Divan Otel önünde buluşuyor. Bu pazar ve her pazar 14:00’da #PastayüzündepatlarKOÇ demek için Divan Oteli önündeyiz.

14 Haziran Pazar 14:00’da Talimhane Caddesi girişi, İş Bankası önünde buluşup Divan Otel önüne yürüyoruz..

divan afiş

Bin Yıldır Buradayız Biz! 1 Mayıs’ta Taksim’de ve Her Yerdeyiz!

FacebookTwitterGoogle+

10856475_796822660365109_4291867945330036521_oOraya bakın, oraya, o ağacın altına
Orada, o ağacın altında
Tabiattan ayağa kalkan bizler varız o meydanda.
Oraya iyi bakın, o meydana, göreceksiniz…
Çünkü belki bin yıldır buradayız biz!

Fabrikaların, ofislerin, kampüslerin, evlerin içinde birikmiş sesimiz, sokaklarda hınca hınç. Soma, Yırca, Akkuyu, Sinop ve daha nice yerde öfkemiz. Fabrika bacasındaki dumanda, bilgisayarın başında ve bir asansörün 32.katında terimiz var bilirsiniz.

Her gün ısrarla bir sabahı yeniden kuruyoruz biz. Yerin yedi kat dibinden gökdelenlerin sayılmaz katlarına biriktiriyoruz coşkumuzu.

Hayal mi edemediniz? Oradayız biz. Bütün parklarında kentin ve aleni meydanlarında, zihnimizde hep o aynı düşünceler, evden işe ve işten eve, iş çıkışı metrobüsün camına yaslanmış uykumuzdan açıyoruz gözlerimizi. Yan sokakta ve alt katlarda her gün ve her gece yanyana geliyoruz.

Bin yıldır buradayız biz!

Bu yıl da her yıl gibi, bu gün de her gün gibi, her coğrafyada ve her meydandayız. Bayramımız bir Mayıs, Mayıs’ın 1’i, biz hâlâ buradayız. Ve inanın her sokak ve caddede, ofiste, kampüste, evde, fabrikada, atölyede, madende, zeytin ağaçlı köyde, coşkun akan derenin dibinde, tarlada, fırının ve tezgahın başında biz varız.

Ve birbirimize, sizin bize olduğunuzdan çok daha yakınız.

Kilitleyin kapılarımızı; davullarımızın gümbürtüsünü ve zurnaların iç gıcıklayan sesini susturun. Pencere kafeslerinin ardına saklayın bizi, evlerimizin kulaklarını tıkayın, dindirin kof şaklabanlıklarınızın sesini. Bugün öyle hiç yiyip içesimiz yok; ama yine de…

Orada olacağız, o meydanda, baktığınız her ağacın altında ve derinizin üstünde bir ‘yel’ gibi. Hadi bizden önce gidin, ve söyleyin birbirinize. Oradayız o ağacın altında!

Çünkü bin yıldır buradayız biz.

1 Mayısta Taksim’de ve her yerdeyiz, her yeriz! Beraber özgürleşeceğiz.

MÜŞTEREKLER

Seçimlerde destek ve eleştiri

FacebookTwitterGoogle+

Barış Yıldırım

Selahattin Demirtaş’ın AKP ile koalisyon olasılığına dair son sözlerinin dikkate alınması gerekiyor.

Eşbaşkan, 22 Nisan tarihli bir TV programında, AKP ile koalisyon yapıp yapmayacaklarına ilişkin soruya şöyle cevap verdi: “Bu da 7 Haziran’dan sonra konuşulacak bir şey doğrusu. Biz Türkiye’yi kaosa, istikrarsızlığa sürüklemek için seçime girmiyoruz. (…) Seçim sonrası koalisyon ihtimali ortaya çıkarsa ilkelerimiz neticesinde kurulacak bir hükümete dışarıdan – içeriden destek verebiliriz.”[1]

Görebildiğimiz kadarıyla bu açıklama, Kürt özgürlük hareketinin yayın organlarında hiç yer bulmadı. Dahası, birkaç gün sonra Eşbaşkan Figen Yüksekdağ koalisyon iddiasını iftira olarak niteledi ve şu açıklaması ilgili yayınlarda yer aldı: “Bizim AKP’yle koalisyona ihtiyacımız yok. (…) Bize AKP iftirası atanlar diz çökecek.”[2] (Hatta DİHA açıklamayı şöyle verdi: “Yüksekdağ, HDP’ye desteği engellemek amacıyla ortaya atılan ‘AKP’yle koalisyon yapacaklar’ şeklindeki iddialara, ‘Biz en büyük koalisyonu halklarımızla yaptık’ diyerek cevap verdi.”)

Nitekim Demirtaş da 26 Nisan’daki söyleşisinde şöyle bir revizyona gitti: “Çözüm süreci asıl HDP’ye bağlıdır, AKP’siz yürüyebilir. Parlamento AKP’siz bir iktidar çıkarırsa süreci yürütmek zannedildiği kadar zor olmayabilir. Ama HDP’siz bir süreç olamaz.”[3] Ardından da Mustafa Karasu, 28 Nisan’da yayımlanan son yazısında, AKP için “soykırımcı tekçi zihniyetin yeni sahibi”, Erdoğan için ise “şovenist” ifadelerini kullandı.[4] Dolayısıyla gelinen noktada, AKP ile koalisyon ihtimalinin HDP’nin gündeminde olmadığı sonucuna varılabilir.

Demirtaş’ın ilk açıklaması kimi sol çevrelerde HDP’nin yanlış bir yolda olduğunun emaresi olarak görüldü; bu iddia seçim çalışmalarında da sürekli karşımıza çıktığı için ele alınmayı hak ediyor. Okumaya devam et

10danSonra’sını Kurmaya Bugünden Başlamak

FacebookTwitterGoogle+

Bu yazı, yaklaşan seçimlere dair Müştereklerimiz içerisinde gerçekleşen kolektif tartışmaların ilk ürünüdür.

HDP’nin bizi bekleyen seçimlere parti olarak katılma kararı, sandık ile sokak arasındaki kısır döngüyü parçalamanın kimi olanaklarını sunuyor. Bu seçimde, Gezi sonrasında ilk defa seçim, “sokağı” soğuran bir engel değil, sokak muhalefetinin potansiyel ve gücünü arttıran bir kaldıraca dönüştürülebilir. İç güvenlik yasasının meclisteki görüşmeleri sırasında da tecrübe ettiğimiz gibi sokağın sesi, eylem biçimleri, coşkusu ve öfkesi bizi bekleyen Başkanlık, yeni anayasa, yeni eğitim, aile, beden politikaları tartışmalarında mecliste de yankılanabilir. Egemenlerin gündeminde yarıklar açılabilir.

Geçtiğimiz son iki yılda, birbiriyle tezat teşkil eden iki temel dinamiğin belirlediği bir siyasal alanla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Bir yandan Gezi direnişiyle yaşanan kolektif “muktedirleşme” ya da özgüçlenme söz konusu. Sayıca geçmişle kıyaslanamayacak bir toplumsal kesimin kendi kendini örgütleme ve kolektif eyleme geçme kapasitesinde niteliksel bir artış olduğu görülebiliyor. Ancak “sokak siyasetinin” kazandığı bu popülerleşmeyle aynı anda, siyasetin devlet kurumları etrafında cereyan eden bir seçkinler arası mücadele, kapalı kapılar ardında dönen komplolar, istihbarat oyunları, gizli anlaşmalar bütünü olduğu algısı pekişiyor, yeniden güç kazanıyor.

Tam da bu ikilik nedeniyle, kurumsal siyasetin, yani elitler arası güç ve çıkar rekabetinin siyasetin olası tek biçim olduğu anlayışından kitlelerin kendi özgücüne ve eylemine dayanan devrimci bir siyasete doğru dönüşümü hedefliyoruz. Bizim için tayin edici olan, sermayeden, devletten ve patriyarkadan bağımsız alanları çoğaltmak, somut mücadele alanlarındaki değişik çoğul pratikleri biraraya getiren birleşik eylem zeminleri, müşterek alanlar ve anonim yanyana gelişler yaratmak. Okumaya devam et

Bir gün değil her gün: Bir müşterek olarak bakım emeği

FacebookTwitterGoogle+

Bengi Akbulut

Bu yıl 8 mart yaklaşırken bu topraklarda görmeye pek de alışkın olmadığımız, kadınlar taleplerini haykırmak için sokağa çıkarken erkekleri temizlik ve yemek yapmaya, çocuklara bakmaya davet eden çağrı, gözlerimizi –bir kez daha—feminist geleneğin uzun süredir sorunsallaştırdığı bir alana çevirmemize vesile oldu: bakım emeği.

15429_10152852884957669_3224119366351681273_n

Bakım emeği, dar anlamıyla beslenme ve temizlik gibi temel kişisel ihtiyaçlarını gidermek için başkalarına ihtiyacı olan insanlara bu amaçla sunulan hizmetleri (örn. çocuk bakımı, hasta bakımı, yaşlı bakımı, engelli bakımı) kapsıyor. Dar anlamıyla diyoruz, çünkü bakım emeği genellikle diğer haneiçi üretim süreçleriyle birarada yürüdüğünden; ve bakıma yönelik olsun olmasın haneiçi üretimin farklı alanları birbirini tamamlar nitelikte olduğundan (çocuk bakımı, örneğin, evin temiz tutulmasından veya yemek yapmaktan bağımsız düşünülemez), bakımı daha genel anlamda haneiçi üretimin bütününden ayrı düşünmek biraz yüzeysel kaçabilecek bir sınıflama. Yani, bakıma muhtaç olmak koşulu olmaksızın genel olarak toplumsal yeniden üretimi de bakım emeği içinde konumlandırarak kavramı genişletmek mümkün. Yine de bakım emeğinin özellikle duygusal/ilişkisel boyutundan ötürü farklı bir niteliği olduğunu da göz önünde tutmak gerek. Okumaya devam et