Bahçe sadece bir bahçe midir? Kent bahçeleri, kent bostanları, müşterek alanlar

FacebookTwitterGoogle+

Olcay Bingöl

İsmi her yerde farklılık gösteriyor. Kimi yerde ‘mahalle bahçeleri’, kimindeyse ‘kent bahçeleri’, ‘dayanışma bahçeleri’ veya ‘kolektif bahçeler’ diyoruz. Ama hepsinin ortak noktası aynı: Kent içinde, kent sınırında, kent dışında var olan parkların, yol kenarlarının ve özel veya kamuya ait boş arsaların, alanların komşular arası dayanışma, dostluk, ortaklaşma, paylaşım ile ekilmesi, dikilmesi, ürünlerin hasat edilmesi ve sonunda bireysel veya komünal bir yeme etkinliğinin gerçekleşmesi – convivium.

Untitled

Bu bahçelerin, mahallelinin dalından taze koparılmış sebze ve meyveleri yiyor olması yanında yerel flora ve faunada bir artışı sağladığı bilinen bir gerçek. Bir diğer gerçek ise bu bahçelerin bir anlamıyla ekonomik ve sosyal destek mekanizmasının bir parçası olması ve bunun yanında özellikle ‘hazır kötü gıdaya karşı verilebilecek en etkili mücadele yöntemlerinden olması. Bu yolla insan, kendi yetiştirdiği ürünleri büyük bir iştahla sofrasının bir parçası yapıyor ve böylece de marketlerin, tüketim pazarının bize dayattığı satış mantığından uzaklaşma yolunda bir yarık oluşturmaya çalışıyor endüstriyel gıda sisteminde..

Ortak bahçeler bireylere aynı zamanda kapalı alan dışında fiziksel etkinlikte bulunulabilecek ve toprakla uğraş sayesinde doğayla bütünleşilecek de bir fırsat, özgürlük, otonomi ve yaratıcılık alanı sağlıyor.

Dahası, bu alanlar insanların birbirlerinden öğrendiği ve öğrenme kültürünü geliştirdiği katılımcı süreçleri destekleyen alanlar. Katılımcı bir süreç derken bahçenin sadece operasyonel gereksinimlerini yerine getirme konusunda bir katılım değil bahsettiğimiz; bahçede ortaklaşan emek kısa sürede yeni bir sosyal hayat, politik duruş ve ortaklık kültürü oluşturduğundan, bu hayatın içinde alınan kararların tüm süreçlerine yatay bir şekilde katılım sağlanıyor.

Krizlerin, Yıkımların ve Bahçelerin Tarihi

Batılı ülkelerin tarihine baktığımızda kentlerin köyle ilişkisinin, kentin köylülükle ilişkisinin her zaman var olageldiğini görüyoruz. Bu ilişki, 20.yy’da reddedilmiş de göz ardı edilmiş de olsa kentler içinde toprağın kolektif olarak yönetimi hep devam etmiş. Bu fenomen 1600’lerin ortalarında İngiliz İç Savaşı sırasında kendilerine ‘diggers’ yani ‘kazıcılar’ diyen, bir grup radikal Protestan’ın toprak yönetimini ortaklaştırarak eşitlikçi bir tarımsal toplum yaratmaya çalışılmasıyla da gözlendi. Aynı dönemde toprakların; özellikle otlak, mera ve avlakların elitlere “çitlemek” yoluyla tahsis edilmesi söz konusuydu. Köylülerin çitlerle çevrilmiş, parsellere ayrılmış müşterek olarak kullandıkları bu topraklara erişebilmesi, yeni mülk sahiplerinin arzusuna kalmıştı. Çitlemeyle, toprak artık özel mülkiyete konu olmuş, köylülerin toprak üzerinde hiçbir hakkı kalmamış, toprakları gasp edilmiş, mülksüzleştirilmişlerdi. Gasp sadece toprakla da sınırlı kalmamıştı. Toprağın mülkiyeti aynı zamanda toprağın üzerinde ya da altında bulunan bütün kaynak ve varlıkları da kapsadığından gaspın etki alanı oldukça geniş olmuştu. İşte bu dönemde Diggers sadece sosyal düzende bir reform yapmaya çalışmamış, aynı zamanda dönem içinde gerçekleşen ‘çitleme’ye karşı çıkışı örgütlemeye de katkı vererek bağımsız ve eşitlikçi kırsal toplulukların oluşmasını da örgütlemişti.

1600’lerde boş arazilerin bahçelere, tarlalara dönüştürülmesiyle başlayan hareket 1893-1897 arasında ABD’deki ekonomik kriz sonucu ortaya çıkan işsizlik ve buna bağlı yetersiz beslenme sonucu bazı şehirlerde Pingree’s Potato Patches ismiyle kent bahçeleri kurulmasıyla devam etmiş. Bu yıllar arasında 2000 aile bu bahçeler sayesinde açlık çekmemiş. Birinci Dünya Savaşı’na geldiğimizde ‘Liberty Gardens’, ‘30’larda ‘Reliefs Gardens’ ve İkinci Dünya Savaşı sıralarında ise ‘Victory Gardens’ ulaşılamayan gıdalara kamusal alanda, ortak ve eşitlikçi bir toplumsal düzende ulaşmanın yolu olarak uygulanmış.

Bu bahçeler 20.yy’da tüm Avrupa’da farklı isimler ve işleyişle yeşermeye başlamıştı. İngilizce konuşulan ülkelerde ‘allotment gardens’, Almanca’da ‘Kleingarten’ deniyordu. Bu bahçeler tek bir toprak parçasının küçük parçalara ayrılması yoluyla, diğer kolektif bahçelerden farklı olarak bireyler ve aileler tarafından işlenmekteydi. Fransa’ya geldiğimizde kolektif olarak işletilen bu bahçelerin adı ‘ouvriers’di ve endüstriyel devrimle birlikte doğmuşlardı. Kırdan kente göçmek zorunda kalmış ve endüstride emekçi olarak çalışan yeni kentli, yoksul işiçilerin boş alanları işleyerek ailelerinin sebze ve meyve ihtiyaçlarını görmelerini sağlamaktaydılar. 1930’lar Rusya’sında ise kolektif bahçeler kırsal ve kentsel kolektiviteyle birlikte ortaya çıkmış. 1950 ve 70’lerde hızla artan nüfusun gıda ihtiyacının karşılanamaması üzerine ‘toplum bahçelerinin artması, çeşitlenmesi ve yaygınlaşması planlanmış. Yani yine tarımsal ve ekonomik kriz bu kararda etkili olmuş.

İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı yıkması ardından Avrupalı halk açlıkla mücadeleyi nasıl birlikte kurdukları bahçelerde aramışsa, günümüze geldiğimizde yanı başımızda büyük bir yıkım yaşayan Suriye de bombalar altında aynı şeyi yapmakta. Suriye’de açlık silahı insanlara karşı bir araç olarak kullanılırken buna karşı mücadele eden bir avuç insan ‘işlediğin toprak senindir’ diyerek kendilerine ait olanı geri alma şiarıyla yerel tohumlar ve agroekolojik tarımsal metodlarla işledikleri bahçeler kurmaya başladılar. Avrupalı küçük çiftçilerin gösterdiği dayanışmayla birlikte 15. Bahçe[1] adı altında Suriyeli halkın gıda egemenliği için birlikte açlığa karşı mücadelelerini sürdürüyorlar.

Peki İstanbul Bostanları?

1500 yıllık bir kent belleğini, Osmanlı dönemine ait su kuyularını, İstanbul’un son kalan kent içi tarım alanlarını barındıran Yedikule Bostanları ise kent içinde tarım yapılan arazilere verebileceğimiz en eski örnek. Osmanlı’da ziraat teknolojileri üzerine çalışan Aleksandar Sopov, Yedikule bostanlarını şöyle anlatıyor:

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle nufüs çok fazla artmaya başlıyor. Bu yüzden de daha fazla ziraata ihtiyaç duyuluyor. Yedikule Bostanları ile ilgili en kapsamlı bilgilere 1735 tarihli bir Kefil Defteri’nde ulaşıyoruz. 16.yy’ın ikinci yarısından itibaren bölgede hızlanan tarımsal faaliyetler 17.yy’da yoğunluğu artmış ve yukarıda saydığımız devlet yöneticileri elimizdeki kaynaklardan edindiğimiz izlenimlere göre bu bölgeye yoğun bir yatırım yapmışlar. Ve muhtemelen 1734 yılına gelinceye değin bölgede boş arazi kalmamıştı.

Bostanlar yukarıda bahsi geçen, yoksullukla mücadele, ortaklaşma, gıdaya ortak olarak, dayanışarak birlikte erişim gibi kavramlarla tanımlamaya çalıştığımız kent bahçelerinden bu açıdan farklılık gösteriyor. Bostanlar, kent sınırları içinde çiftçilik mesleğinin, tarımsal üretimin, ekonomik aktivite olarak gerçekleştirildiği alanlar. Dayanışma örneğinden çok taze ve mevsimsel gıdaya yüzlerce, binlerce kilometre uzaktan, aracılarla dolu bir sistmdense doğrudan, dalından ulaşmak açısından önemli örnekler.

Ya bizim bahçelerimiz?

Tarla taban, Boğaziçi Üniversitesi çalışanları, öğretim üyeleri, öğrenciler ve tarım aktivistlerinin kampüste açılan Starbucks isimli uluslararası kahveci zincirine karşı işgal sürecinde bir araya geldikleri ve 2012 yılında, oluşturdukları bir insiyatif. Mevcut gıda tüketim ve dağıtım sistemi yerine gıda egemenliği kavramının yaygınlaşmasına katkı sağlamak, kendi gıdalarını üretebilmeyi öğrenmek ve üretmek, köylülüğe dayanan küçük çiftçi üretimine dikkat çekerek desteklenmesini sağlamak, başka bir tarımın mümkün olduğunu göstermek hedefleri arasında. 2012 yılından beri 750 m2 ile başladıkları alanı genişleterek, çeşitlendirerek ve de çoğalarak üniversite içinde kullanılmaz durumda olan bir alanda tarım yapıyorlar. Kullanılmayan bir alan, kolektif olarak kullanılır hale gelmiş durumda.

Bu örnekteki gibi, sadece krizlerin bizi sürüklediği zorunlulukların ötesinde kolektif bahçeler verimlilik ekonomisi tarafından domine edilen toplumsal modelin sınırlarını da yeniden inşa edebilecek güce sahip somut yapılar. İnsanlara erişebilecekleri, gıda konusunda kendilerine yeter olmaları için olanak sağlayan, yaratıcılık, bağımsızlık ve doğaya saygı içeren, paylaşımcı yeni bir üretim modeli önermekte. Bu bahçeler, dayanışma içinde, bireycilikten ve dışlayıcılıktan daha uzak, daha bütünleştirici bir arzuyu yansıtıyor. Sadece kent içinde tarıma erişmenin yollarını aramıyor aynı zamanda endüstriyel tarımı, kırdaki tarım politikalarını da sorguluyor.

Küreselleşmeye karşı mücadelenin bir parçası olan bu bahçeler daha eşitlikçi, yerel, para ile alışverişe dayanmak yerine, gönüllülük, kolektivizm, zaman ve emeğe dayanan ekonomilerin de arayışında. Bu arayış Gezi ile birlikte iyice yoğunlaştı ve ülkenin çokça kentinde dayanışmacı bahçeler oluşturulmaya başlandı. Mahalle forumlarının girişimiyle kurulan bu bahçelerin birçoğu çeşitli sebeplerle devam etmese de kentlerde kullanılmayan, boş alanların mahalleliler tarafından ‘geri alınması’ mahallelinin ortak olarak karar verdiği şekilde, mahalleyi yeniden canlandıracak, gıda egemenliğine katkıda bulunacak, vatandaş katılımını artıracak, ortak karar alma mekanizmalarını oluşturacak, sosyal ilişkileri eşit bir düzeyde zenginleştirecek bahçeler olarak yeniden inşa edilmesi her şeyin ötesinde iyiden iyiye kaybettiğimiz neşemizi biraz olsun artırmıyor mu?

[1] 15 Mart 2011 yılında Suriye’de başlayan halk ayaklanmasına ithafen 2013 yılında 15 katılımcıyla başlayan agroekolojik tarım atölye çalışmaları sonucunda 15th garden ismini alan kent bahçesi hareketi