Bir gün değil her gün: Bir müşterek olarak bakım emeği

FacebookTwitterGoogle+

Bengi Akbulut

Bu yıl 8 mart yaklaşırken bu topraklarda görmeye pek de alışkın olmadığımız, kadınlar taleplerini haykırmak için sokağa çıkarken erkekleri temizlik ve yemek yapmaya, çocuklara bakmaya davet eden çağrı, gözlerimizi –bir kez daha—feminist geleneğin uzun süredir sorunsallaştırdığı bir alana çevirmemize vesile oldu: bakım emeği.

15429_10152852884957669_3224119366351681273_n

Bakım emeği, dar anlamıyla beslenme ve temizlik gibi temel kişisel ihtiyaçlarını gidermek için başkalarına ihtiyacı olan insanlara bu amaçla sunulan hizmetleri (örn. çocuk bakımı, hasta bakımı, yaşlı bakımı, engelli bakımı) kapsıyor. Dar anlamıyla diyoruz, çünkü bakım emeği genellikle diğer haneiçi üretim süreçleriyle birarada yürüdüğünden; ve bakıma yönelik olsun olmasın haneiçi üretimin farklı alanları birbirini tamamlar nitelikte olduğundan (çocuk bakımı, örneğin, evin temiz tutulmasından veya yemek yapmaktan bağımsız düşünülemez), bakımı daha genel anlamda haneiçi üretimin bütününden ayrı düşünmek biraz yüzeysel kaçabilecek bir sınıflama. Yani, bakıma muhtaç olmak koşulu olmaksızın genel olarak toplumsal yeniden üretimi de bakım emeği içinde konumlandırarak kavramı genişletmek mümkün. Yine de bakım emeğinin özellikle duygusal/ilişkisel boyutundan ötürü farklı bir niteliği olduğunu da göz önünde tutmak gerek.

Bakımın çoğunlukla kadınlar tarafından yüklenilen, görünmez ve esnek bir emek biçimi olması feminist hareketin uzun süredir mesele ettiği ve görünür kıldığı konulardan oldu. Zira bakım emeği, piyasa veya devlet eliyle sunulan bakım hizmetleri varolsa bile ağırlıklı olarak haneiçinde icra edilmeye devam ediyor, ekseriyetle kadınların üzerine yükleniyor ve ataerkil tahakküm ilişkileriyle örülüyor. Yerleşmiş toplumsal cinsiyet rolleri ve bunların imlediği güç ilişkileri (ve dahası bakımın “insanın içinden gelerek yapması” gerektiği algısı, örneğin “annelik” içgüdüsünün bakım için elzem olduğu fikri) bu emek türünün başka tür düzenlemelerle icra edilmesini zorlaştırıyor. Öyle ki, kadının ücretli istihdam sahibi olup ekonomik açıdan güçlenmesinin/bağımsızlaşmasının bile bu rollerden sıyrılmasına yetmediğini biliyoruz: aksine, işten eve gelen kadın çoğu kez yine aynı bakım emeği yükümlülüğünün altına giriyor, çocuk bakımı, yemeğinin hazırlanması, vs. yine onun sorumluluğu olarak kalıyor. Üstüne üstlük, bir yandan bakım gibi haneiçi üretimlerden sorumlu olmak kadınları ücretli emek piyasasında da çoğunlukla esnek zamanlı (ve dolayısıyla güvencesiz) işlere mahkum bırakıyor; öte yandan ücretli kadın emeğinin esnekleştirilmesine yönelik müdahalelerin altında kadınların bu eviçi emek sorumluluklarından feragat etmelerini engelleme saiki okunabiliyor. [1] Örneğin 2003 yılında yürürlüğe giren Yeni İş Yasası’nın dışarıya iş verme, kısmi zamanlı çalışma gibi formları yasal düzenlemeye bağlamasıyla, özellikle bu tür emek biçimlerinin kadınların bakım sorumluluklarını bırakmadan iş hayatına yönelmeleri açısından en uygun biçimler olarak görülmeleri arasında bir bağ kuran, sadece feministler değil (elbette bunun arzu edilir birşey olduğu vurgusuyla) ekonomi bürokratları ve işverenler de olmuştu.

Öte yandan bakım emeği, genellikle kadınların ne zaman, ne kadar, ne koşullarda icra edecekleri konusunda söz hakkı sahibi olmadıkları bir emek süreci olarak deneyimleniyor. Bu noktada, bakıma muhtaç kişilerin ihtiyaçlarının belirleyici olmasının ötesinde, bakım emeğinin görünmez niteliğinin kritik olduğunu vurgulamak gerek. Bakımın –yeniden üretimin birçok alanında olduğu gibi— bir üretim ve emek içerdiği yadsınarak kadınlara içkin bir görev/sorumluluk olarak kodlanması, ağırlıkla haneiçinde ve bir ücret karşılığı olmadan icra edilmesi, kadın emeğini görünmez ve kıymetsiz kılıyor.

 

Devlet mi piyasa mı? Değer biçmek yeter mi?

Bakım hizmetlerinin yaklaşık son otuz senedir, özellikle yükselen neoliberal dalgayla ve sosyal devletin budanmasıyla, gitgide piyasa alanına itildiği ve metalaştırıldığı (en basitindan sağlık hizmetleri ve çocuk bakımını düşünelim), bu metayı karşılayacak alım gücü olmayanlar için ise kamunun artık üstlenmediği bu hizmetlerin haneiçine çekildiği malum. Burada önemli bir nokta, hanedışında da bakımın hemen her zaman kadın emeğiyle üretildiği ve yine toplumsal cinsiyete dayalı iktidar ilişkileri içerisinde yeraldığı. Yani, haneiçinde/ücretsiz de olsa hanedışında/ücretli de olsa, bakımın imlediği dair üretim alanı benzer toplumsal cinsiyet ilişkileriyle ve ataerkil iktidar ilişkileriyle şekillenmiş durumda.

Özellikle de bu güncel bağlamda bakım emeği üzerine üretilen sözün, bir ölçüde bu devlet-piyasa ikiliği arasında kısırlaştığını gözlemlemek mümkün. Bakım emeğine dair tartışmaların çoğu kez bu hizmetleri devletin sağlamasıyla piyasa dolayımıyla sunulması arasında bir karşılaştırmaya kilitlendiğini, buradan hareketle de sosyal refah devletinin bu alanı derlemeye geri çağırıldığını görüyoruz. Bakım emeğine dair tartışmayı ve bu tartışmadan kurulabilecek siyaseti salt piyasaya karşı devlet ikiliğinden yürütmenin, bakım alanındaki üretim ilişkilerini ve bunların temelindeki toplumsal cinsiyete dayalı süreçleri dönüştürme potansiyelinin kısıtlı olduğunu görmek gerek.[2] Diğer taraftan, bu tartışma bakım emeğinin de parçası olduğu toplumsal yeniden üretimin (hem devlet hem de piyasa dolayımından) özerkleşmesi, özyönetimci ve kolektif örgütlenmesine yönelik de fazla bir içerik sunmuyor.

Öte yandan, ücretsiz verilen bakım emeğine ve para karşılığı olmadan üretilen bakım hizmetlerine bir değer biçme (“bu emek ücret karşılığı verilseydi ve bakım hizmetleri piyasa dolayımıyla satın alınsaydı ekonomik değerleri para cinsinden ne olurdu?”) ve bakım alanına bu şekilde bir görünürlük kazandırma çabalarına da şahit oluyoruz. Ancak bu değerleme/görünür kılma yolu salt bu emek türünün aslında bir piyasa değeri olduğunu göstermekle yetindiği ölçüde bir mali değer bulma egzersizi olarak kalma ve hatta bakım hizmetlerine yönelik olası bir başka metalaşma sürecinin ilk adımları olma tehlikesi taşıyor.

 

Bir müşterek olarak bakım emeği

Bu noktada, bakım alanınına dair tartışmayı müşterekler siyaseti içerisinde konumlandırmayı ve bakım emeğini bir müşterek olarak düşünmeyi önermek ufuk açıcı olabilir. Bakım emeği, aslında herhangi bir toplumsal yapının işleyebilmesi için gereken ve toplumsal hayatın devam etmesini, yeniden üretilmesini gerçekleştiren en elzem üretim/emek türüdür; hepimizin hayatını idame ettirirken kullandığımız bir değer ve üretim alanıdır. Bu yönüyle bakım emeği bir müşterektir: paylaştığımız toplumsallığın yeniden üretilmesinin en temel ayağı, ortak olanı üreten ve herkesin varlığını borçlu olduğu bir alana işaret eder.

Aslında, ekolojik ve kentsel müştereklerin sermaye birikimini sağlamak üzere çitlenmesi ve/veya talanı gibi, bakım emeği/üretiminin de kapitalist birikimi desteklemeye araç edildiğini söylemek mümkün. Emeğin yeniden üretiminin bu en temel ayağının esnek, görünmez, ücretsiz bir şekilde gerçekleşmesi, sermayenin bakım maliyetlerini (bir yetişkinin çocukluğundan itibaren bakımı, hastalık durumunda veya yaşlandığı zaman ihtiyacı olacak bakım) karşılamaktan kaçınabilmesini, bu yolla emek maliyetlerini kısmasını sağlıyor.

Ancak, bir müşterek olarak bakım emeğinin –belki diğer ortak zenginlik alanlarından farklı olarak— nasıl kullanıldığı, kimlere hizmet ettiği, nasıl paylaşıldığına gelmeden önce nasıl üretildiği ve nasıl kurulduğunu mesele etmek gerekiyor. Bu anlamda, bakım, bu emek türüne dair sözü üreten ve politize eden feminist hareket ile müşterekler siyasetinin temas ettiği birçok noktadan birisi; zira feminist mücadele bakım emeğinin farklı toplumsal biçimlerle nasıl örgütlenebileceğine dair bolca cephane veriyor. Öte yandan, bakım emeğine dair tartışmaları kapitalizm-karşıtı müşterekler yazınıyla çakıştırmak ve bu alanı müşterekler siyaseti bağlamında düşünmek bu cephaneyi dönüştürücü bir mecrada kullanmayı sağlayabilir.

 

Bir Mücadele Alanı: Bakım Emeğini Müşterekleştirmek

De Angelis ve Harvie (2014), müşterekleri piyasa ve/veya devletin yanında yeralan üçüncü bir yol olarak gören yaklaşımları eleştirerek, müştereklerin toplumsal üretimin sermaye ve devletten özerk örgütleyebilmenin temelleri olduklarını söyler ve devam eder: “Bugün, hakikaten de, sermayeden özgürleşmeyi –ve iyi yaşam (buen vivir) ve sosyal-ekolojik adalet taleplerine cevaplar üretmeyi— aynı zamanda müşterekler zeminini, yani meta-dışı toplumsal üretim sistemlerini, örgütlemekten ayrı düşünmek mümkün değildir”.[3] Benzer şekilde Caffentzis ve Federici (2014) anti-kapitalist müşterekleri hayatlarımızı yeniden üretme araçları üzerinde kontrol kazandığımız, bu araçları eşitlik ekseninde paylaştığımız ve bu sayede piyasa ve devletten bağımsızlaştığımız özerk alanlar olarak tanımlar.[4] Bu anlamıyla müştereklerin kapitalizm karşıtı mücadelenin amacı değil aracı olduğuna vurgu yaparlar: Müşterekleştirme, sermaye ve devlete karşı elimizi güçlendirmeli, sömürüye direnişimizi desteklemeli ve rekabete değil kolektif dayanışmaya dayalı bir üretim biçimini hayata geçirmelidir. Toplumsal mücadelelerin de yeniden üretimin kolektif örgütlenmesini temel bir gündem edinmeleri elzemdir.

Buradan hareketle, bakım emeğini müşterekler siyaseti bağlamında düşünmenin ve politize etmenin, salt bu emeğin haneiçinde kadın-erkek arasında eşit paylaşılmasından öte birşey ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bakım emeğini müşterekleştirmek, bu üretimin ataerkil kabullere karşı gelen bir pratikle icrasının yanısıra, devlet ve piyasadan farklı toplumsallıklar içerisinde dayanışmacı ve kolektif öz-örgütlenmesi olarak düşünülmeli. Yani, yeniden üretimin bu alanı üzerinde toplumsal ve demokratik kontrolü tesis etmeli ve hayatlarımızı idame ettirme yollarımızı hem piyasa dolayımından hem de devlet tahakkümünden özerkleştirmenin bir mecrası olmalı. Bu anlamda bakım emeği alanını bir müşterek olarak toplumsallaştırmak ve sahiplenmek, bakım hizmetlerini toplumsal cinsiyet temelli tahakküm mekanizmalarına ve emeğin kıymetsizleşmesi-esnekleşmesine karşı devrimcileştirmenin yolunu da açar.

Böyle bir özyönetimci-kolektif bakım emeği örgütlenmesi müşterekler siyaseti bağlamında bir önerme olarak tahayyül edilebilir. Bu önermeyi halihazırda hayata geçiren deneyimler de bulunmakta: mahalle ve komünite-temelli bakım merkezlerinin, radikal kreşlerin, çocuk bakım kolektiflerinin varlığı hiç de duyulmamış değil. Bu tür yapıları rabıtalandırmak ve ortaklaştırmak muradıyla hareket eden girişimler de mevcut. Örneğin, 2005 yılında New York’ta kurulan Regeneración Çocuk Bakımı Kolektifi (Regeneración Childcare Collective) çocuk bakımı zemininde eviçi emekçileri, toplumsal mücadele içindeki göçmen ve kuir aileler ve radikal ebeveynler arasında ilişkiler kurma uğraşı veren bir grup. Çocuk yetiştirmeyi bir direniş ve radikal ilişkiler/cemaatler kurma biçimi olarak kurguluyan Regeneración, düşük gelir gruplarından kuir ve azınlık ebeveynlerin toplumsal harekete katılımını kolaylaştırma amacıyla bakım hizmeti vererek işe başlamış. Daha genel anlamda grup, özerk çocuk bakımı kolektifleri ve kooperatifleriyle beraber hareket ederek bakım emekçileri ve muhalif ebeveynler arasında özyönetim ve karşılıklı kuvvetlenmeye dayalı ilişkiler kurmaya çalışarak, bakım emeğini kolektifleştirme çabasında.

Bu noktada Regeneración’un açımladığı belki de en önemli boyut, bakım emeği –ve daha genel anlamda yeniden üretim emeği— alanında bir müşterekleştirme pratiğinin, toplumsal mücadelenin diğer alanlarına kuvvet verme potansiyeli. Bu potansiyelin önemi sadece yeniden üretim araçlarına erişimin kolektiflik, dayanışma ve özerkleşme temelinde örgütlenmesi devlet ve piyasa tahakkümüne karşı koyma gücümüzü artıracağı için değil. Bunun yanında, bakım emeğinin müşterekleştirilmesi ve bu alanda kurulan dayanışmacı-özyönetimci ilişkilerin, toplumsal hayatın başka alanlarında da farklı toplumsallıkların filizlenmesine önayak olma olasılığı da oldukça kıymetli. Zira gündelik hayatın üretilmesi/yeniden üretilmesi alanında bir müşterekleştirme pratiği toplumsal hayatın diğer alanlarına taşan ve taşınan bir rol oynayabilir; ve bu tür bir toplumsallık icinde üretilen öznellik, haneiçinde olduğu gibi dışında da karşı-iktidar kurucu, özyönetimci süreçleri açıcı olabilir.

[1] Bu noktada “kadınlar”ı da içerisinde hiç farklılık barındırmayan bir grup olarak düşünmemek gerek. Örneğin, sınıfsal olarak avantajlı durumda olan kadınlar bakıcı tutma lüksüne sahip olabilir. Tutulan bakıcı kadın da olsa, bu durum üst sınıf kadınların bakım emeği yükünü sınıfsal avantajlarını kullanarak alt sınıflara transfer ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan özellikle bugünlerde karşımıza çıkan bir göçmenlik boyutu da var; dünya çapında bu emek yükü gitgide göçmen kadınlar tarafindan omuzlanıyor, ki bu daha esnek emek, daha uzun çalışma saatleri, daha az ücret ve güvencesizliğe tercüme oluyor. Kısacası, kadınlığı kesen sınıf, etnik köken, ırk vs. gibi boyutların varlığını ıskalamamak gerek.

[2] Elbette bakım hizmetlerinin metalaşması ile kamu tarafından ücretsiz bir yurttaşlık hakkı olarak sunulmasının arasında bir fark olmadığını söylenemez. Özellikle de dar gelirli ve ekonomik açıdan dezavantajlı toplumsal gruplar için bu hizmetin kamu tarafından verilmesinin önemi yadsınamaz. Ancak burada vurgulanan yeniden üretimin bu alanında hem ataerkil ilişkileri dönüştürecek hem de kolektif-özyönetimci pratikler kuracak müdahaleler bağlamında devleti çağırmanın anlamlı olmadığı.

[3] Massimo De Angelis ve David Harvie (2014). ‘The Commons’. Martin Parker, George Cheney, Valérie Fournier and Chris Land (der) The Routledge Companion to Alternative Organization içinde, Londra: Routledge: 280-294.

[4] George Caffentzis ve Silvia Federici (2014). ‘Commons against and beyond capitalism’, Community Development Journal, 49 (S1), 92-106.