“Dünyada Mekân” Forumuna Dünyadan Birkaç Örnek – Özlem İlyas

FacebookTwitterGoogle+

DSC_0048

Müştereklerimiz çağrısıyla 11 Ocak’ta gerçekleştirilen “Beyaz Yakalılar Dünyada Mekân Arıyor!” forumunun ardından, hazırlık grubunda devam eden tartışmalar Dünyada Mekan blogu üzerinden takip edilebilir. Bu blogda yayınlanan ve Özlem İlyas’ın kaleme aldığı aşağıdaki yazıyı, 28 Şubat Cumartesi gerçekleşecek ve “Nasıl Bir Mekan?” sorusunun ele alınacağı ikinci forum öncesinde yayınlıyoruz.

Bu yazıda 11 Ocak’ta ilki düzenlenen “Beyaz Yakalılar Dünyada Mekân Arıyor!” forumuna katkı sağlamak üzere mekân ve freelance örgütlenmelerine dair birkaç örneğe değineceğiz. Bu örneklerin yeni soru ve tartışmalara vesile olmasını umuyoruz. Mekân meselesine freelance çalışanların cephesinden baktığımızda, öncelikli meselelerden birinin işyerinin parçalanmış olması olduğunu söyleyebiliriz. Yani freelance çalışmanın sadece güvencesiz ve esnek çalışmak demek olmadığını, aynı zamanda ilişki kurulan bir mekânı kaybetmek demek olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, üretimin toplumsal bir süreç olduğu da hesaba katılırsa, kendi meslektaşlarımızdan ya da fikir alışverişinde bulunabileceğimiz insanlardan uzak, izole bir biçimde üretmek durumunda kaldığımızda, üretkenliğimize ve yaratıcılığımıza da ket vuruluyor. Öte yandan, işyerini bir “kayıp” olarak görmenin de sorunlu bir yanı var elbette. Zira o “kaybettiğimiz” işyeri, türlü türlü disipline edici mekanizmaların, gözetim mekanizmalarının üzerimizde denendiği, uygulandığı bir yer de aynı zamanda. O yüzden mekânı düşünürken kaybettiğimiz işyerimizi geri istiyoruz düşüncesiyle değil, başka nasıl üretip ilişkilenebiliriz sorusuyla tartışmak faydalı olabilir.

Üretim

Dünyadan ve Türkiye’den örneklerde karşılaştığımız bir soru/sorun da mekânın kendisinin bir meta olarak freelance çalışanlara sunulmaya başlanmış olması. Freelance çalışmanın yaygınlaşmasının, dayanışma ve yaratıcılığın temeli olan toplumsal ilişkilerin bir nevi çitlenmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bu ticari mekânlar da bize bu ilişkileri yeniden kurabileceğimiz bir “hizmet” sunuyorlar. Özellikle Avrupa ve ABD’de yaygınlaşan “ortak çalışma alanları”nın [İng. “co-working spaces”] kimileri, böyle bir hizmet sunmak üzere oluşturulmuş yerler. Rastgeldiğim iki örneği aktarayım. Biri Kanada’daki ECTO isimli “müşterek çalışma alanı” kooperatifi[1]; farklı sektörlerden freelance çalışanlar, sanatçılar vb.’nin birlikte çalışmak üzerine bir araya geldiği bir mekân. Mekânı kullanmak isteyenler, çeşitli hizmetleri içeren- mutfağın, fotokopi ve faks makinelerinin, toplantı salonlarının kullanımı gibi- günlük/aylık üyelikler satın alabiliyor. Bu kooperatif-işyerinde daha “verimli”, “eğlenceli” “üretken” bir biçimde çalışılabileceği; network kurmak için bir şans elde edilebileceği belirtiliyor. İkinci örnek ise Amerika’dan[2]; bu “ortak çalışma alanı” da kendisini “freelance çalışanların, girişimcilerin, küçük işletmelerin ve yeni iş kuranların” kullandığı bir mekân olarak tanımlıyor. Türkiye’de de benzeri çalışma alanları mevcut ve yenilerinin de kurulmakta olduğu belirtiliyor.[3] Bu herhangi bir politik angajmanı olmayan örnekleri vermemin nedeni, mekânın amacı ve mekânla ve o mekân içinde birbirimizle nasıl ilişkilenebileceğimiz üzerine eleştirel düşünmeye çalışmak. Bu örneklerde freelance çalışanlar kendi küçük işini yapan serbest meslek sahipleri gibi konumlanıyor, mekân da bu kişilerin tüketimine sunulan bir meta gibi. Mekânı maddi olarak nasıl döndüreceğimizi, mekânın ekonomisinin ne olacağını düşünürken bu metalaşma meselesini de akılda tutmak gerekiyor. Biz nasıl bir mekân tahayyül ediyoruz ki mekânın parçalanışına metalaşmaya alternatif, hatta onu kıracak ya da aşındıracak bir imkân sunabilelim? Mekânın maddi anlamda nasıl sürdürülebileceine dair belki şu sorularla başlayabiliriz: mekânı üyelik ücreti üzerinden mi, gönüllü katkı/bağış üzerinden mi, yoksa yapılan üretimlerden ayrılacak bir pay üzerinden mi döndüreceğiz? Hatta öncelikle mekânda üretim olacak mı? Olacaksa nasıl düzenlenecek? Mekânda merkezi bir konumda mı olacak, yoksa sadece mekânı döndürmeye ve farklı aktörler arasında ilişkiler kurmaya odaklanarak mı idare edilecek?

Üretim meselesinden devam edersek, şu soruyu da tartışmaya açabiliriz: böyle bir mekânda üretimi kapitalist üretim biçimine alternatif olabilecek şekilde örgütleyebilir miyiz? Bu “alternatif” lafzından ne anlıyoruz? Bir model ya da modeller tartışmasından ziyade, örneklere bakıp soru üretmek bu noktada önemli olabilir. Bu amaçla özellikle kültür-sanat, teknoloji ve hizmet sektörlerinde çalışanların kooperatif şeklindeki örgütlenmelerine bakabiliriz[4]. Mesela Kanada’daki Anarres iletişim kooperatifi, kâr amacı gütmeyen kurum ve topluluklara iletişim teknolojileri hizmetleri sunan bir kooperatif[5]. Agile collective de iletişim sektöründen bir başka kooperatif; [6]yerel kooperatiflere, yardım kuruluşlarına vb. dijital tasarım, pazarlama danışmanlık vb. hizmetleri veriyor. The Media Co-op ise yine Kanadalı yerel medya kooperatiflerinin ağı[7]; üyesi olan kooperatifler okuyucuların ödemeleri üzerinden finanse ediliyor, katılımcı gazetecilik/vatandaş gazeteciliğinden de destek alıyor ancak profesyonel gazeteciler de çalıştırıyor. Bunun dışında şirketlere iş yapan ve kâr amacı güden kooperatifler de var; örneğin ABD’deki Brierwood tasarım kooperatifi[8], şirketlere çeşitli uygulamalar tasarlayan bir kooperatif. Örnekler arttırılabilir ancak bu noktada şu sorular üzerine düşünmeye başlayabiliriz: iletişim sektöründe kurulan bir kooperatif (ya da başka sektörlerdekiler de) sadece kâr amacı gütmeyen kurumlara iş yaptığında mı politik olarak kaydadeğer bir deneyim olur? Kooperatif büyüme amacı güdecek mi, yoksa sadece “gereksinim” karşılamaya yönelik mi olarak? Ürettiği artı değeri nasıl organize edip paylaşacak, ne amaçlar için kullanacak? Büyümeye kalkarsa kapitalist işletmelerle ilişki kurmaması imkânsız, bu durumda kendi dışıyla nasıl bir ilişki kuracak? Bir alternatif kurmaya girişeceksek eğer, bu etik-politik sorular üzerine birlikte düşünmeye ihtiyacımız var.

Mekân

Şimdi mekânın ekonomisinden mekânın kendisinin nasıl idare edileceği, neleri içereceği, mekânda kimlerin hangi talep ve arzularının ifade bulacağı/bulabileceği sorusuna geçebiliriz. Basit bir işyeri ya da üretim yeri olmayacaksa bu mekân, hayatın daha geniş anlamda üretilmesi ve ilişkilerin kurulmasına vesile olacaksa eğer, mekânı çoğulluğa açık bir yer olarak düşünmek gerekiyor. Mekânın çoğul amaçlar için kullanıldığı ve farklı örgütlerin bir araya gelmesine vesile olduğu bir örnek için Londra’daki The Common House[9] [müşterek ev] deneyimine bakabiliriz. Bu mekân 2013’te kurulmuş. Bileşenleri arasında seks işçileri, hizmet sektöründe çalışan göçmenlerin örgütlendiği bir sendika (United Voices of the World), kültür ve eğitim alanında güvencesiz çalışanlar (The Precarious Workers Brigade), radikal pedagoji alanında politika yapanlar, feministler var. Mekândaki etkinlikler arasında göçmenler ile seks işçilerine verilen İngilizce dersleri, çeşitli konularla ilgili atölyeler, okuma toplantıları, film gösterimleri, yoga dersleri vb. var. Mekânın bir kliniği de var; şimdilik sadece akupunktur tedavisi sunuyorlarmış. Mekânda bir mutfak, çamaşır makinesi, toplantı gerçekleştirmek için gerekli teçhizat, internet bağlantısı ve bilgisayarlar ve çocukların oyun oynayabileceği bir oyun alanı var. Mekânın organizasyonu ile ilgili olarak yapım aşamasında olduklarını, henüz oturmuş bir yapısı olmadığını belirtiyorlar. Finansman için mekânı düzenli olarak kullanan gruplardan asgari bir katılım ücreti istemişler; mekânı ara sıra bir etkinlik düzenlemek için kullananlardan ise yine belirli bir ücret vermelerini rica ediyorlar ancak etkinlik yapacakların parası yoksa başka şekilde de kendilerine katkıda bulunabileceklerini belirtiyorlar. Mesela ihtiyaçları olan şeylerin listesini yapıp sitelerinde yayınlıyorlar, para veremeyen buradaki ihtiyaçlardan bir şeyler karşılayabilir. Bunun dışında aylık çeşitli miktarlarda bağış kabul ediyorlar. Karar alma mekanizması da şu şekilde: her grubun seçtiği birkaç temsilciden bir admin grubu oluşturuluyor, bu grup e-mail hesaplarına bakma, yer rezerv etme gibi teknik işlerle ilgileniyor. Bunun dışında ayda bir kez mekânla ilgili politik meseleleri tartıştıkları ve dileyen yeni grupların da gelip katılabileceği bir toplantı düzenliyorlar.

The Common House mekânı tüketilen/kullanılan bir yer olarak değil, birlikte ürettikleri bir müşterek olarak gördüklerini belirtiyor. Hem bu açıdan hem de birçok grubu biraraya getirebilmiş oldukları için ve farklı gruplara da mekanı açık tutmaya çalıştıkları için örnek alabileceğimiz güzel bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Ancak mekânı belirli bir ücret karşılığında mı gruplara açacağız, yoksa bir dayanışma ekonomisi kurarak mı geçindireceğiz sorusu baki. Bu noktada mekânın kendi ekonomisini de kurduğu bir örnek olarak Yunanistan’daki Micropolis örneğine bakılabilir. Önce mekâna dahil, gönüllü çalışma üzerinden dönen bir bardan elde ettikleri gelirle kendi masraflarını çıkarıp kalanını diğer kollektif inisiyatiflere aktardıkları bir ekonomi kurmuşlar.[10] Yani ilk amaç, farklı örgütlerin biraraya gelebildiği, farklı etkinliklerin düzenlenip organize edildiği bu mekânı ayakta tutmakmış. Ancak daha sonra gönüllü[11] çalışmanın ekonomik sebeplerden ötürü zorlaşmasıyla birlikte, herkesin emeğinin karşılığının ödendiği bir ekonomi kurmaya girişmişler. Gıda üreticileriyle tüketicilerini buluşturdukları bir depo, mobilya atölyesi, kreş, kitapçı ve fotokopi ve baskı evi açmışlar. Micropolis de kâr amacı gütmediğini belirtiyor, ortaya çıkan artı değer, sağlık harcamaları ve diğer dayanışma ekonomilerini desteklemek üzere ortak bir fonda toplanıyor. Ayrıca üyeleri arasında becerilerin yaygınlaştırılmasını, kişilerin belirli “işlere” mahkûm kalmamasını da teşvik ediyor. Kendi tartışmamıza dönersek: biz de mekânı benzer bir şekilde bir kooperatif ya da kooperatiler ağı üzerinden örgütleyebilir miyiz? Mekânın kendine has bir dayanışma ekonomisi kurması mümkün müdür?

Freelance Örgütlenmeleri  

Son olarak mekânın farklı sektörlerde freelance çalışanlar arasında bir dayanışma ağı kurup kuramayacağı sorusunu sorabiliriz. Kültür-sanat, teknoloji ve hizmet alanlarında çalışan ve sektör bazlı ya da “freelance” çalışma temelinde örgütlenen oluşumlara bakmak bu noktada faydalı olabilir. Sektör temelli örgütlenmelere bakarsak, örneğin sanat alanında New York’ta faaliyet gösteren, radikal sanat çalışmaları organize eden, stajyerlerin hakları, alternatif ekonomiler ve emek örgütlenmeleri modelleri üzerine çalışmalar yürüten ve mutenalaştırma karşıtı politikalar üreten Art&Labour [Sanat&Emek] örgütünden bahsedebiliriz[12]. Art-leaks adındaki bir örgüt de sanat alanındaki ücretsiz emek sömürüsü, sansür, sanatın ticarileşmesi vb. sorunları ifşa edici bir mekanizma kurmuş.[13] Sektör bazlı örnekler çoğaltılabilir. Mesela müzisyenlerin örgütlendikleri bir oluşum[14]; üyelerine sağlık güvencesi, kredi, performans yeri, öğrencilere burs gibi hizmetler veriyor. Tasarımcıların, oyuncuların, iletişim çalışanlarının, stajyerlerin, bilişim çalışanlarının ve daha pek çok freelance/güvencesiz çalışan grupların örgütlenmelerinin benzer sorunlar temelinde kurulduğunu görebiliyoruz. Burada tabi farklı sektörlerde çalışanların koşullarının farklılık gösterdiğini akıldan çıkarmamak gerek. Nispeten yüksek ücretlerle çalışan “profesyoneller”/ “kreatifler” ile stajyerlerin veya güvencesiz çalışan kültür emekçilerinin koşullarının farklılığı, dert edindikleri şeylerin de farklılaşmasına neden olacaktır. Yani “freelance” çalışanların tümünün aynı koşullarda çalışmadığını, kimisinin diğerlerine göre daha imtiyazlı bir konumda olabileceğini unutmamak gerekiyor.

Bu son noktayı akılda tutarak freelance çalışanları genel bir çatı altında örgütlemeye çalışan platformlara bakabiliriz. Bunlar arasında bir tartışma yaratmış olan “Freelancer’s Union” var. (bkz. https://www.freelancersunion.org/)[15] İşleyiş şöyle oluyor: Bu kurum freelance çalışanlarla özel sigorta şirketleri arasında aracılık sağlıyor. Normalde yüksek ücretler alan sigorta şirketleri bu kurum aracılığıyla freelance çalışanlara kolaylık sağlıyor, daha düşük ücretlerle sağlık sigortası yapıyor. Freelancer’s Union’a benzer bir diğer örgüt de freelance medya çalışanları için “hizmetler” sunan Guild Freelancers[16]. Bunun dışında Avrupa çapında örgütlenmiş bir “freelance hareketi” var[17]; web sitelerinden Avrupa ve Amerikada’ki freelance hareketi üzerine haber ve bilgi paylaşacaklarını belirtmişler. Ayrıca bir kitap da çıkarmışlar, sitelerinden indirebiliyorsunuz.

Son olarak Freelancers’ Union’ın freelance çalışanların hakları olarak tanımladığı şeylere bir bakabiliriz:

  1. İstediğin yerde çalışma hakkı
  2. İstediğin zaman çalışma hakkı
  3. İstediğin şekilde çalışma hakkı
  4. Müşteriyi seçebilme hakkı
  5. Müşterinin bilgisi dışında başka müşterilerle sözleşme yapabilme hakkı

Haklarımızın bu şekilde tanımlanması hakkında ne düşünüyoruz? Güvencesizlikle bu hak tanımlarını birlikte nasıl düşünebiliriz? Freelance çalışanlar olarak biraraya gelip bu sorular üzerine tartışabilir, içinde bulunduğumuz vaziyeti anlamaya, mücadeleyi nasıl kurabileceğimizi, nasıl yeni imkânlar yaratabileceğimizi düşünmeye başlayabiliriz.


 

[1] http://ecto.coop/en

[2] http://hiveat55.com/

[3] http://bigumigu.com/haber/calisma-alanlarina-yeni-bir-bakis-co-working-spaces

[4] Bu alandaki örgütlenmelerle ilgili yürütülen akademik bir çalışmanın oluşturduğu daha uzun bir liste için bkz. http://culturalworkersorganize.org/organizations/

[5] http://anarres.ca/

[6] http://agilecollective.com/services

[7] http://www.mediacoop.ca/about

[8] http://brierwoodapps.com/about-us/

[9] http://www.commonhouse.org.uk/

[10] Bu örneğin ve Yunanistan’daki başka deneyimlerin ayrıntılı bir aktarım ve analizi için bkz. http://mustereklerimiz.org/gunumuz-yunanistaninda-ortak-olanlarin-ozyonetimi-alexandros-kioupkiolis-ve-theodoros-karyotis/

[11] Ücretsiz stajların, gönüllülük faaliyetlerinin  özgeçmişleri süslemesinin neredeyse şart olduğu  günümüzde “gönüllülük” meselesini örgütlenme açısından tartışmak önemli olabilir.

[12] http://artsandlabor.org/about-al/#sthash.pV0NYvIM.dpbs

[13] http://art-leaks.org/

[14] http://www.local802afm.org/about/benefits-services/

[15] Şu yazıda örgüt bir “hizmet sağlayıcı” olmanın ötesine geçemediği için kapsamlı bir eleştiriye tutulmuş: https://www.jacobinmag.com/2014/10/freelancers-union/. Üyelerinin iş de bulabileceği, özel sağlık sigortası için indirim kazanabileceği bir örgüt olarak sunmuş kendini. Bu nedenle “işçileri sundukları hizmetlerin tüketicisi”ne indirgemekle eleştiriliyorlar.

[16] http://www.guildfreelancers.org/vision/

[17] http://freelancersmovement.org/freelancers-organizations/