“Gece Ayakta” – Fransa’da neler oluyor?

FacebookTwitterGoogle+

 

ND1

Fransa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. 31 Mart’tan beri işsizler, öğrenciler, emekliler, işçiler, güvencesiz çalışanlar, beyaz yakalar, evsizler ve daha birçok başka gruptan insan her gece Paris’in en büyük meydanlarından olan Republique Meydan’ında toplanıp geceyi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Gündüzleri ellerinden alınmış bu insanlar, içinde bulundukları mücadeleleri ortaklaştırıp yola çıktıları gün dile getirdikleri üzere geceleri beliren hayaletler gibi elitlerin kalbine korku salmaya geliyorlar. Her geçen gün fabrika, tiyatro salonu, okul, üniversite ve liman işgalleriyle büyüyen Gece Ayakta (Nuit Debout) hareketine dair maalesef Fransızca kaynaklar dışında yeterince bilgi yok. 7-8 Mayıs’ta dünya çapında destek talep ettikleri Global Debout (Yerküre Ayakta) eylemine hazırlanırken son bir ayda Fransa’da olan biteni üç metin aracılığıyla derlemeye çalıştık.

İlk metin 30 Mart günü, işgal hareketi başlamadan bir gün önce işgal eylemini organize edenlerle Revue Ballast’ın yaptığı bir söyleşiyi içeriyor. (metnin orijinali için: Ballast)

İkinci metin metro istasyonlarında ücretsiz olarak dağıtılan ve reklam gelirleriyle işletilen 20 Minutes gazetesinde 27 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan Gece Ayakta hareketine dair önyargıları sorgulayan bir yazı. Tamamen ticari amaçla basılan (ve ücretsiz olduğu için en çok okunan günlük yayınlardan biri olan) bu gazetede böylesi bir yazının çıkmış olması en az yazının içeriği kadar önemli. (metnin orijinali için: 20 Minutes)

Son metinse La Libération gazetesinde 25 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan Grenoble Üniversitesi’nden akademisyen Luc Gwiazdzinski’nin Gece Ayakta hareketine ve olası etkilerine dair yazdığı bir makale. (metnin orijinali için: La Libé)

“Gece Ayakta”yı takip için https://www.facebook.com/Nuit-Debout-Turquie-Gece-Ayakta-T%C3%BCrkiye-1600029953653212/

İyi okumalar

Çeviri: Emre Yeksan

 

Gece Ayakta örgütlenmesiyle söyleşi

Ballast Debout dergisi                          30 Mart 2016

ND3

Gece Ayakta fikri nasıl doğdu? Hangi noktada ve çağrı etrafında insanlar bir araya geldi?

Böyle bir ortaklaşma oluşturmak konusu belli politik ağlarda bir süredir konuşulan bir mevzuydu zaten, ama bu fikirler ancak (Fakir dergisinden) François Ruffin’in Merci Patron! adlı filminin ortaya çıkardığı dinamiklerle birlikte kristalize olabildi. Fransa’nın dört bir yanında filmden çıkan gençler birbirlerine aynı soruyu soruyorlardı: “Şimdi ne yapıyoruz?”

Bunun üzerine Fakir dergisi ekibi Paris’te “Onları Korkutalım” adı altında bir buluşma tertip etti ve konut hakkı aktivistlerine, yasal ve yasadışı göçmenlere, liselilere, üniversite öğrencilerine, Air France ve Goodyear’ın sendikalı çalışanlarına, devlet güvencesiyle bağımsız çalışan sanatçılara, güvencesiz çalışanlara ve daha çok farklı noktalardaki insanlara çağrı yaparak bu insanları bir araya getirdi. Birçok insan kendi mücadelesini anlatmak için söz aldı ve herkes sonuç olarak mücadelelerimizi ayrı ayrı yerlerde sürdüremeyeceğimiz konusunda ortak kanıya vardı. Bilakis, bir araya gelerek gerçek anlamda bir güç sergileyebileceğimiz noktasında buluştuk. Alınan ilk kolektif karar şuydu: “31 Mart’ta evlerimize dönmüyoruz!”. Hepimiz Quebec’te, İspanya’da (Indignados), Birleşik Devletler’de (Occupy Wall Street) gerçekleşen eylemlerden haberdardık. İş, oradaki yurttaşların kendi aldıkları kararlar doğrultusunda bir meydanı işgal ederek gerçekleştirdikleri bu geniş eylemlerden feyz almaya, tanışmaya ve yatay bir hareketlilik ekseninde yola çıkmaya bakıyor. Gece Ayakta eylemleri boyunca halk forumları düzenleyerek tartışmak ve somut anlamda mücadelelerimizi ortaklaştırmak istiyoruz. Bütün amacımız içinde bulunduğumuz anda sözün özgürleştiği bir ortam yaratmak ve süregiden bütün mücadelelerin, hatta “sesi olmayanlar”ın, büyük basında asla yer bulamayanların sesinin yankılanmasını sağlamak.

Söylediğinizden hareketle, mücadelelerin ortaklaştırılması hangi anlamda “onları korkutmayı”yı başaracaktır?

Bu yeni bir fikir değil. Her birimiz kendi köşemizde mücadele ediyoruz ve, her nasılsa, sorunlarımızın kaynağına indiğimizde hepimiz aynı düşmanı tarif ediyoruz: baskın sınıfın çıkarlarını korumaktan başka bir şey yapmayan, 30 yıldır iyice güçlenmiş olan oligarşi. Zenginliğin dünyadaki dağılımına baktığımızda bunu anlamak çok da zor değil! Eşitsizlik Gözlemevi’nin bir araştırmasına göre dünyanın en zengin %10’u dünyadaki zenginliğin %86’sına sahip, buna karşılık dünyanın yarısı toplam zenginliğin ancak %0,5’ine sahip. Milyarder Warren Buffett haklı olarak şöyle diyor: “Ortada bir sınıf savaşı olduğu doğru ama bu savaşı yürüten benim sınıfım, yani zenginlerin sınıfı ve biz bu savaşı kazanıyoruz!” Onların imtiyazlarının karşısına kendi sesimizi ve eylemlerimizi, ve aynı zamanda hayallerimizi de koymak, Gece Ayakta hareketiyle yapmaya çalıştığımız bu. Hep birlikte sokağa inerek elitlerin içine korku salabiliriz. Bir araya gelerek bu güçler dengesini tersine çevireceğiz, artık “sınıf olma” ve ders verme sırası bizde.

Peki ne gibi sonuçlar elde etmeyi umuyorsunuz?

Bu noktada kendimizi büyük bir lojistik ekibi olarak tanımlıyoruz. Amacımız, valilikte alınan karar doğrultusunda gerçekleşecek (ve çalışma yasası reformunun geri çekilmesi için yapılacak ç.n.) eylemi takiben, yani 31 Mart saat 18’den itibaren République Meydanı’nın işgale uygun hale getirilmesini sağlamak. Bundan sonrası bizim değil, harekete katılacak ve işleri eline alacak olanların kararına bağlı. Biz sadece makinenin çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim için Gece Ayakta bir şeyin sonucu değil de bir hareketin başlangıcı. Her şeyden önce mücadelelerin ortaklaşması. Biz, ortaya attığımız söylem etrafında olabildiğince büyük bir kalabalığın toparlanıp yeni bir üretme biçimine, manidar ve ortak bir üretime doğru hareket etmesini umuyoruz.

 

********

 

Beyinsiz, kayıp, şiddet yanlısı… Önyargılar karşısında Gece Ayakta

20 Minutes gazetesi

ND4

Republique Meydanı ve başka yerlerde süregiden eylemlilik bir kısım Fransız’ın nazarında anlaşılmazlığını sürdürüyor. Bunun bir örneği de Nicolas Sarkozy’nin eylemcilere dair bahtsız çıkışı oldu: “Beyinsizler”

Gece Ayakta? “Beyinlerinde hiçbir şey olmayan insanlar”ın gelip de “Fransız demokrasisine ders vermeye çalışması”. Bu tanımlama Sarkozy tarafından yapıldı, ama Republique Meydanı’ndaki eylemcilere dair buna benzer tanımlamalar internet üzerinde yayımlanan birçok yazıda karşımıza çıkıyor. 31 Mart’tan beri süregiden eylemlilik sayısız farklı tepkiye yol açsa da bunların bir kısmı nüansları pek de kayda almıyor. “Kayıp gençlik”, “sekterler”, “şiddet yanlıları”… Geceayaktacılar gerçekten itham edildikleri gibiler mi? 20 Minutes olarak, hareket hakkında ortaya çıkan bu önyargılara cevap vermeyi deneyeceğiz.

“Bunlar orada ne aradıklarını bilmeyen insanlar.”

Republique Meydanı’nda şahit olduğumuz durum şu: Geceayaktacılar’ın bir politik ajandası, üzerinde oybirliğine varılmış bir eylem planı ya da dahası hareketin neye dönüşeceğine dair bir fikirleri yok. Ama bu durumla tamamen barışıklar. Örgütleyenlerin ya da sadece katılımcı olanların büyük bir kısmı hareketi öncelikle, eylem aşamasına geçmenin öncesinde, başka bir dünya üzerine düşünüp tartışma alanı olarak görüyorlar. Karar vericiler arasında ertesi gün ne yapılacağı sorusu genellikle bir tartışma konusu oluyor ve zaman zaman çatışmaya yol açıyor. Mesela Fakir dergisi yazarlarından olan ve Merci Patron! filminin yönetmeni François Ruffin işgal eylemi fikrini ilk ortaya atanlardan biri olarak 1 Mayıs tarihinin önemini vurguluyor. Amaç, hareketle sendikal mücadele arasında “neredeyse tarihi” bir yakınlaşma yaratıp (Fransız Çalışma Bakanı ç.n.) El Khomri tarafından ortaya sürülen yeni Çalışma Yasası tasarısının geri çekilmesini sağlamak. Bu çağrı Genel Forum tarafından da kabul edildi.

“Bunlar kandırılmış solcular.”

Aşırı sol tabii ki de Republique Meydanı’nda yer almakta. Radikal soldan (parti liderleri ç.n.) Jean-Luc Mélenchon ve Pierre Laurent dışında birçok başka parti ve sendikadan katılımcılar da kalabalığın arasında, bazen komisyonların ve genel forumun kararlarında etkili olmanın yolunu arıyorlar, bazen de kendilerini hareketin akışına bırakıyorlar. Ama başka siyasi konumlardan katılanlar da var, örneğin sözcüleri Julien Bayou tarafından temsil edilen (ekolojist bir hareket olan ç.n.) EELV de orada. Gece Ayakta’nın ortaya çıkardığı politik renklilik bazı yorumcuların tahmin ettiğinin aksine çok da keskin bir mutabakat sergilemiyor. Geçtiğimiz Cuma günü Streetpress’te yayımlanan bir makaleye göre Gece Ayakta’nın (özellikle Facebbok sayfası üzerinden) iletişimini sürdürenlerin içeride Fakir dergisinin ekibine karşı muhalif bir tavır takındıklarını belirtiliyor. İlk grup hareketi “sol” kavramıyla kısıtlamamak isterken diğerleri siyasi yönelimlerinin daha net ifade edilmesinden yana. Bunun dışında, hareketin yatay bir örgütlenmeyle inşa edildiğini hatırlatmakta yarar var. Yani, ipleri elinde tutan bir liderin olmadığı, komisyon ve forumlarda en ufak bir konunun bile saatlerce tartışılabildiği bir ortamdan bahsediyoruz.

“Bunlar işi gücü olmayan insanlar.”

Geceayaktacılar arasında tabii ki işsizler de var. Emekliler, öğrenciler ve hatta evsizler de var. Ama hareketin sosyolojisi sadece ‘sürekli bir işi olmayan’ bu kesimlerle de sınırlı değil, her ne kadar esas kalabalığı onlar oluştursa da. Meydanda lise, orta okul ve ilk okul öğretmenleriyle, bir psikologla, sanatçılarla, bir şirketin iletişim sorumlusuyla ve başka ücretli çalışanlarla da karşılaştık. Ve de Maxime’le… Normandiya’da yaşayan 23 yaşındaki bu otomobil teknisyeni ücretsiz izine ayrılıp toplantılara katılmak üzere Paris’e gelmiş. Durumun ne derece karmaşık olduğunu ortaya koymak açısından şunu da eklemekte fayda var: buradaki öğrencilerin bir kesimi eğitimlerini karşılayabilmek adına bir yandan da çalışmak zorundalar. Mesela orada tanıştığımız grafik öğrencisi ve aynı zamanda 3D görseller üreten bir şirkette yarı-zamanlı olarak çalışan 19 yaşındaki Angeline için de durum böyle. “İlk başlarda okul ve sonrasındaki işlerin yoğunluğundan katılamıyordum.” diyor ve “ama sonuçta farkına vardım ki eylemlerin gece olmasının nedeni tam da bu, işten sonra çıkıp gelebilmek.” diye de ekliyor.

“Bunlar sekter insanlar.”

16 Nisan’da Alain Finkielkraut’un bir dizi hakaretten sonra hareketten ihraç edilmesi bir çok insanda şok etkisi yarattı ve Gece Ayakta hareketinin çoğulculuğuna gölge düşürdü. Eylemin katılımcıları gerçekten sekter tipler miydi? Cevabı elbette ki sorudan daha fazla nüans barındırıyor. Hemen arkasından gelen Pazartesi günü konu bizim de dahil olduğumuz geniş bir kamusal tartışma çerçevesinde irdelendi. Duyduğumuz fikirler şöyleydi: “Karşısında mücadele ettiklerimizle aynı araçları kullanamayız. Yannis Varoufakis’e katılsak da Finkielkraut’un hatta Marine Le Pen’in bile konuşmasına izin vermeliyiz ki sonra onların argümanlarını yerle bir edebilelim”, “Bir insanın fikirlerine karşı çıkabiliriz ama bunu bir tartışma çerçevesinde yapmalıyız. Fakat bir insanı kim ve ne olduğu, biyografisi üzerinden reddetmek tehlikeli bir durum”, “Fakat şunu da belirtmekte yarar var ki kendisi hakaretlerine başlamadan önceki bir saat boyunda genel forumun bir parçasıydı. Hakaretler bireylerin sorumluluğundadır, meydanda bulana binlerce insanı bu konuda zan altında bırakamayız”. Görüldüğü üzere, sekterlikten epey uzak açıklamalar.

“Bunlar şiddet yanlısı insanlar.”

Kırılıp dökülmüş ATMler, parçalanmış reklam panoları, karşı konulan polis kuvvetleri ve taşlanan karakollar… Gözaltılarla da sonuçlanan şiddet eylemleri bir ay içinde artış gösterdi. Ama bu nokta da örgütlü ve mutabık bir eylemlilikten süz edemeyiz. Gece Ayakta eylemcilerinin bir kısmı bunun meşru bir pratik olduğunu düşünse de diğerleri her türlü şiddet biçimini ortak eylemliliklerin dışında tutmaktan yanalar. Bu konu geçtiğimiz Pazar günü uzun uzun tartışıldı. AFP’nin söyleşi yaptığı “eylem komitesi” üyesi Victor açıklamasında her ne kadar kendisinin barışçıl eylemlerden yana olduğunu belirtse de hareketin medyanın “kırıp dökücüler” diye adlandırdığı kişilerle dayanışma içinde olduğunu belirtti. Ama buna karşılık meydandaki geceayaktacıların bir kısmı bize şiddet içeren eylemlere kalkışanların, özellikle de Republique Meydanı’na çıkan yollara barikat kuranların ihraç edilmesini istediklerini söylediler.

*******

Meydanların İmtihanında Kent 

Luc Gwiazdzinski

Gece Ayakta ve benzeri meydan işgali hareketleri, birbirinden farklı mekansal müdahale biçimlerini bir araya getiriyor ve baskın kentlere direnen mecazi kentler inşa ediyor.


ND5

 

“Işığa inanmanın güzelliği gecede saklıdır.” Edmond Rostand

Gece Ayakta hareketiyle birlikte geceler yavaş yavaş kendilerine gündüzün konuları arasında yer açmaya başladı. Hareket kentin ve onun geceye ait niteliklerinin temel politik ve insani boyutlarının yeniden keşfedilmesine aracı oluyor. Meydan işgalleri kentlerdeki birlikte ve ortak yaşama biçimlerimizi farklı noktalardan sorgulamaya açıyor. Her daim geceyi denetim almaya çalışan iktidara sesleniyor. Ayakta olmak, gözlemek, meydanlarda ve sosyal ağlarda mücadele etmek aynı zamanda akıntıya karşı olmak, sınırları aşmak, baskın toplumsal normları zorlamak ve çiğnemek de demek. Piyasanın sömürüsü ya da sokağa çıkmama baskısı altında kalan gecelerin ve geleceğin başka türlü olabileceği, dünyayı yeniden kuracağımız kıymetli anların ve mekanların varlığı ihtimali ortaya çıkıyor.

Meydanlar hareketi, Saint-Martin kanalı çevresinde Don Kişot’un Çocukları’nın (2006 yılında evsizler için ç.n.) kurduğu çadırlardan, Hong Kong’daki “şemsiye devrimi”ne kadar New York, Yunanistan, Türkiye, Ukrayna ve Arap Baharı gibi başka hareketler ve geçici işgallerin bir yankısı aynı zamanda. Bu hareket, direniş, kalkışma ve itaatsizlik gibi müdahale (talep bildirme ya da sürdürülebilirlik) biçimlerinin yanına işgal evleri, evsizler ya da Romanlar için kamp alanları, kentsel dönüşüm ve imar girişimlerine karşı ortaya çıkan savunma alanları, hatta oldukça şiirsel “işgal bostanları” ve ateşböcekleri gibi her yerde beliren mekansal alternatifleri ekliyor. Şimdi ise, Gece Ayakta hareketi hem bir “geçici otonom bölge”, hem de bir sahne oluyor.

Gece Ayakta hareketinin mekansal düzenlemeleri günümüz kentlerinin kalıcı yapılarının tersine daha çok esnek, seyyar ve geçici bir özelliğe sahip. Geri dönüşüm estetiği ve tahta paletler, betona ve cafcafa meydan okuyor. İşgal eylemcileri, büküyor ve dönüştürüyorlar. Baskın kente karşı mecazi bir kent yükseliyor. (Mimari ve Kültürel Miras Müzesi’nde) “Kampta Yaşamak” sergisinin açıldığı ve devletin mültecilerin iskanına dair çözüm bulmakta zorlandığı bir zamanda bu işgaller ikamet etme biçimlerini teknokratik bir mekan algısından uzak durarak sorguluyor. Bu hareketler yeniden şekillendirilebilir, dönüştürülebilir ya da adapte edilebilir kentsel biçimleri, kamusal alanların paylaşım olanaklarını ve çok işlevliliğini keşfediyor ve “geçici ve zamansal bir kentsellik” fikrini ortaya atıyorlar.

Bu işgaller kamusal alanların özelleştirilmesi akımının karşısında duruyor. Evsizler, yoksul emekçiler, mülteciler ve güvencesiz gençler gibi görünmez olanların karşılaşmasının, etkileşime geçmesinin ve birbirlerini olumlamasının önünü açıyorlar. Bu hareketler kolektif ve ortak kavramlarının sınandığı “kamusal üretme alanları” inşa ediyor. Deneyimleme kapasiteleri bağlamında kırılgan olan bu toplumsal müdahaleler, eylem halindeki ütopyalardır. Deneyim birliktelikleri, ortak zamanlar ve geciçi mekansallıklar üreterek dünyayı burada ve şimdi dönüştürmeye katkıda bulunuyorlar.

Henri Lefebvre’in yeniden gündeme oturan “kent hakkı” talebiyle, Guy Débord’vari bir yeni-durumculuk (neosituationism) arasında bu geçici ve coğrafi olarak dağınık işgaller karmaşıklığın (complexity) yaşayan laboratuvarlarıdır. Buralarda oluşturulan kurulların ve ele alınan konuların katlanarak artması sistemli bir yaklaşımın gereğini ortaya koyuyor. “Kesişimlilik (intersectionality)” ve “mücadelelerin ortaklaştırılması” arasında, orada ve burada tartışarak, parçaları birleştirerek, ekip biçerek ya da gösteri ve performanslar düzenleyerek “küre-yerelleşiyoruz” (glocalise). Bu, duvarların dışında gelişen, çok cepheli, sosyal ağlar ve özgün medya araçları sayesinde genişleyen hareketler, duruşunu kaybetmiş, bakış açısını değiştirmeye ve yeniden konumlanmaya mecbur bir dış dünyaya kendi gündemini dayatıyor.

Sözün dolaşıma girdiği kent ve köy meydanlarında, Gece Ayakta hareketi biraz da bir demokrasi okuluna, yurttaşlığı baz alan bir “potansiyel demokrasi atölyesi”ne benziyor. Ötekiliğe ve “Cumhuriyet’in varoşları”na doğru genişlemeye dair sürekli bir açıklığı taşımak kaydıyla bu eylemler halkçı bir eğitim fikrinin yeniden etkili hale getirilmesine ve üniversitelilerin kente dair görevlerini hatırlamasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda içselleştirilmiş bir medyatize olma hali ve tevazu iddiası arasında kalan bu hareket günümüz toplumlarının paradokslarının da aynası oluyor.

Gece Ayakta hareketi bir sonuçtan ziyade bir süreç. “Gececiler” hızlı cevapların peşinde koşmadan ortaya sorular atıp tartışabilme ve sözü yeniden işlevselleştirme cesaretini gösteriyorlar. Oysa ki toplumun geri kalanı yalandan kesinliklerle kendilerini kandırıp “hazır düşünce”lerle yetiniyor. Geceleri meydanlarda kadınlar ve erkekler şehri tüm gerilim ve potansiyelleri dahilinde deneyimliyor ve mesken ediniyorlar. Birlikte, durumlar inşa ederek, karşılaşmaların, tartışmanın, doğaçlamanın ve rastlantısal keşiflerin deneyimine güvenerek hakikati yeniden ele geçiriyorlar. Belli bir zamanı ve mekanı kullanıma sokarak var oluyor ve toplumsallaşıyorlar. Kent gecenin mekanı oluyor. Tüm kırılganlığı ve çabasıyla, bu hareket şair Eduoard Glissant’ın sözlerinin izini taşıyor: “Sadece, kendi gücünden emin olamayan düşünceler, korkunun, çözümsüzlüğün, endişenin, şüphenin, muğlaklığın hakim olduğu o titrek düşüncelerdir süregiden çalkantıları en güçlü biçimde kavrayabilen”.

İdealizm ve pragmatizmin, tartışmaların ve üretimin ortasında Gece Ayakta hareketinin kente, siyasete ve günümüze dair kesinlikle söyleyecek çok şeyi var.