Günümüz Yunanistan’ında Ortak Olanların Özyönetimi — Alexandros Kioupkiolis ve Theodoros Karyotis

FacebookTwitterGoogle+

*Makale Otonom Yayınları’ndan çıkan Gezi’nin Yeryüzü Kardeşleri: Direnişin Arzu Coğrafyaları, (derleyen Sinem Özer, 2014) adlı kitaptan alınmıştır. Otonomcu arkadaşlara teşekkürlerimizle.

Loukanikos-thank-yo

“Ortak olanlar” mensuplarının refahı için toplulukların kurdukları bir çeşit kolektif mülkiyet tarzıdır. Gerek toprak, su ve hava gibi somut, gerek hikâyeler, bilgi ve beceriler gibi soyut olsun, ortak olanlar bütün bireyleri toplumsal bir elbirliği ve karşılıklı bağımlılık ağı içinde bir araya getirerek birleştirici bir doku oluşturmuştur. Hardin’in ünlü “ortak olanların trajedisi” makalesinde karşı çıktığının aksine, ortak olanlar kalıcılıklarını güvence altına alan kolektif denetim ve paylaşım araçları ile yönetilmiştir (Linebaugh 2012, 117). Dolayısıyla ortak olanların varlığı, bir topluluk içinde öz-kurumsallaşmayı varsaydığı gibi aynı zamanda onu ileriye taşır (Ostrom 1990).

20. yüzyılın tarihi, çoğu zaman komünal ve elbirliğine dayalı toplumsal yaşam ve üretim biçimlerinin aleyhine, piyasa ve devlet, özel ve kamusal mülkiyet arasındaki gelgitlerin bir tarihidir. 20. yüzyılın sonlarında yeniden dağıtım aygıtlarının muzaffer neoliberalizm tarafından parçalanmasını takiben, yeni ve eski çitleme süreçlerinin şiddetlenmesine tanık olmaktayız. Buna karşılık olarak, hem devlet kapitalizmini hem de özel kapitalizmi bir kenara iten ve politik yaşamın odağına yeniden icat edilmiş bir topluluk biçimini koyan yeni bir politika tarzı öne çıkıyor. Bu tarz, kâr gütmek yerine gereksinimi temel alan ekonomik etkinliklerde bulunmak ve yatay karar alma yoluyla eşitlik ve elbirliğini teşvik etmek amacıyla kolektif hayatın parçalarını tekrar bir araya getiren canlı kurumlar oluştururken, 20. yüzyılda varlığını sürdürmeye devam etmiş olan, ortak olanlara dayalı etkinliklerin deneyimini kendine temel almaktadır.

Bu bölümde, Yunanistan’da ortak olanların özgül geçmişinin bir özetini sunmaktan başlayıp neoliberal kapitalizmin acımasız ve korkunç saldırısına cevaben, bu ortak olanların bugün nasıl yeniden icat edildiğini takip edeceğiz. Üretici kooperatifleri ile “ortaklaş(tır)ma”nın (commoning) kilit bir aracı olarak, tarım ve sanayideki üretimin özyönetimi üzerinde duruyoruz. Burada gayemiz, dayanışmayı, işçilerin otonom özyönetimini ve toplumsal gereksinimlerini besleyen, ancak devlet ve sermayenin hegemonik güçlerinin üzerini örttüğü ve bastırdığı alternatif ekonomileri ortaya çıkartmak. Bu ortak alternatiflerin karşılaştığı engelleri, mukavemetleri ve tehlikeleri takip ederek bunların, günümüzde dayanışmaya dayalı genişletilmiş bir toplumsal ekonomi içinde işçilerin üretim ve dağıtım üzerindeki denetimi lehine açtıkları yeni yollara ve yarattıkları yeni olanaklara ışık tutmak istiyoruz.

Bir sonraki bölümde değineceğimiz çiftçilerin kooperatifçiliği ve işçilerin katılımının tarihi ile birlikte, “toplumsal ekonomi”nin sunmaya çalışacağımız güncel manzarası, kolektif öz-etkinliğin kısmen kapitalist olmayan süreçlerinin çeşitliliğini görünür hale getirecek. Bu süreçler, sayısız küçük işletme, az sanayileşmiş bir üretim ve büyük bir hizmet sektörünü (ticaret, turizm, finans vb.) barındıran devlet hâkimiyeti altındaki bir piyasa ekonomisinin yanı sıra ve onunla iç içe geçmiş bir şekilde işlemiştir (Angelidis 2007; Milios 2013). İpuçlarımızı Gibson-Graham’ın (2006) yapıcı “sermaye-merkezcilik” eleştirisinden alarak, herhangi bir belirli mantık, küresel güç veya egemen yapı tarafından yakalanamayan heterojen bir ekonominin tarihsel konturlarının bir taslağını vereceğiz. Saf olmayan ekonomik etkinlik karışımları, çatışan toplumsal elbirliği politikaları ve dayanışma etiği, münferit ve kırılgan özyönetim girişimleri, başka amaçlarla hareket eden devlet kapitalizmine dayalı hegemonik bir yapılanma içindeki gerilim, açıklık ve çeşitlilik anlarını açığa çıkarmaktadır. Bu analizin iddiası ise şudur: Eğer alternatif etkinlikleri ve boyutları yaygın, uygulanabilir ve kalıcı olarak görmeye başlayabilirsek, “yerel ekonomilerimizi dönüştürmek için, hemen şimdi bunları kendimize etkin bir şekilde temel almaya cesaret edebiliriz” (Gibson-Graham 2006, xxiv). “Gelecekteki olanaklar, hâlihazırda var olduklarının görülmesi sayesinde daha uygulanabilir hale gelecektir, ancak bu yalnızca ayırt edebilen bir tahayyülün ışığında olacaktır” (a.g.e., xxxi).

Kooperatifler ve üreticilerin denetimi: Şimdiye kadarki hikâye

Kooperatifçilik

Tarım ve çiftçi kooperatifleri, modern Yunan tarihinde toplumsal işbirliğinin ve üreticilerin özyönetiminin kendini genişletme imkânı bulduğu üretim etkinliğinin kalbinde yer almıştır. Ortak koyun yetiştiriciliği ve pazarlanmasındaki (“tselingata”, “koinata”) birincil bağlantılar yüzyıllardan, modern Yunan devletinin kurulmasının çok öncesinden beri var olagelmiştir. Muhtemel ki dünyanın ilk sanayi-tarım kooperatiflerinden biri, 1780’de Yunanistan’ın orta bölgesindeki Ampelakia’da kurulmuştur. Bu kooperatif mor pamuk ipliği üretimi ve ihracatı ile uğraşmaktaydı (Young, 1984; Nasioulas 2012, 156). 1915’te kooperatifler için çıkarılan ilk yasa büyük bir çiftlik kooperatifi hareketinin başlangıcına işaret eder. Takip eden ilk on yılda, o yıllarda fazlasıyla etkin olan kooperatifçilik savunucularından da destek gören ilk tarım ve kent kooperatifleri için gösterilen çabalar, 2500 temel tarım kooperatifinin kurulmasıyla sonuçlandı ve bunların çoğu sıradan çiftçileri mahveden tefecilik vebasıyla savaşmak için krediler sağladı (Kamenidis, 1996, 138; Kroustallaki- Beveratou 1990, 125, 130-131).

O günden bu güne tarım kooperatifçiliğinin yaşadığı inişler ve çıkışlar, tarihi ayaklanmaların, politik müdahalelerin, uygunsuz hukuki çerçevelerin, üyelerin aralarında uyumdan yoksun oluşlarının ve yeterince bağlı olmamalarının etkisini yansıtır (Papageorgiou 2010, 34). Bununla birlikte, birinci derece yerel bağlantıların sayısı, ortalama 500.000 ile 750.000 çiftçinin katılımıyla, bugüne kadar çoğu zaman 5.000 ila 7.000 arasında değişmiştir (PASAGES 2013; Young 1984; Kamenidis 1996, 138). Köy kooperatifleri, modern Yunanistan’ın toplumsal ekonomisinde kooperatif etkinliklerin neredeyse %90’ını oluşturarak diğerlerini gölgede bırakmıştır (Young 1984). Metapolitefsi döneminde, generaller cuntasının 1974’te devrilmesinden sonra birincil, bölgesel ve ulusal sendikalar tarım girdilerinin (makineler, gübre, tohum vs.) sağlanmasına, tarım ürünleri (tahıllar, zeytinyağı, tütün, meyve ve sebzeler vs.) ile hizmetlere (eğitim, nakliye, reklam vs.) yoğunlaştılar (Papageorgiou 2010, 37; Kolumvas 1991, 96-98).

Bu tür üretici birlikleri, uluslararası modern kooperatifçilik ilkelerine büyük oranda bağlı kalmıştır: bağımsız birliklerin demokratik denetimi ve bunların daha üst düzey konfederasyonları, toplumsal gereksinimlere, yerel ve ekolojik şartlara odaklanmış üretim, karşılıklı yardım (Kroustallaki-Beveratou 1990, 130, 141). Bunların bir kısmı önemli ekonomik başarılar kaydetmiş ve toplumsal dayanışmayı sağlamıştır, bununla birlikte tarihi boyunca bu hareket kırsal gelişmeye, hayati altyapıların inşasına ve küçük çiftçilerin ayakta kalmasına ciddi katkılar sunmuştur (Papageorgiou 2010, 38; Klimis 1991, 110-111; Kroustallaki-Beveratou 1990, 129). Ancak bu hareket en başından beri çoğunlukla devletin vesayeti ve politik himayesi altında kalmış ve bu durum özyönetime dayalı ve özbilinçli bir kooperatifçi hareketin gelişmesine engel olmuştur (Kroustallaki-Beveratou 1990, 130-133).

1980’lerde “sosyalist bir hükümet”in seçilmesi (PASOK, 1981) devletin kuşatmasını daha önce görülmemiş boyutlara ulaştırırken önemli tarım kooperatiflerinin 80’lerin sonlarında ve 90’ların başında boğulmasına yol açtı (Papageorgiou 2010, 39). İktidardaki parti, bunları “tarım-sanayi kompleksleri” kurmak yoluyla “toplumun sosyalist değişimi” adına bir araç olarak kullanmak istedi. Ayrıca uzmanlık ve verimli kapasiteden yoksun olduğu alanlarda bu kooperatifleri kendi politikalarının araçları haline getirdi. Sonuç olarak tarım kooperatiflerinde çalışan sayısı gereğinden fazla arttı, ödeme güçlerinin çok üstündeki borçların altına girdiler, üreticilere piyasa fiyatının üstünde ödemeler yaptılar ve geleceği meçhul yatırımlara giriştiler. Çoklukla sosyalistlerden ve komünist soldan gelen parti kaynaklı politika müdahaleleri ve bağlantılı çiftçilerin kayırmacılığı, ekonomik politikaların oluşturulması sürecini özel ve sığ görüşlü menfaatler uğruna çarpıtarak yanlış yönetime, yolsuzluğa ve verimsizliğe yol açtı (Papageorgiou 2010, 39-42; Kolumvas 1991, 102-103).

80’lerin sonuna doğru Tarım Bankası’nın var olan borçları temizlemesi gerekti ve hükümet ile kooperatiflerden bu borçların kapatılmasını talep etti. Bunun sonucunda kooperatiflerde para sorunu ortaya çıktı, pazarlarını kaybettiler, sabit kıymetlerini satmak zorunda kaldılar; kilit bölgesel ve ulusal birlikler ise dağılarak yerlerini özel teşebbüse bıraktı (Papageorgiou 2010, 39-41). Kamuoyunun gözünde çiftçi kooperatifleri, işlerin iflası, politik partiler ile çiftçilerin yozlaşması, yoğun devlet desteğine muhtaç kalınması, toplumun parasının çalınması, partilerin politik menfaatleri ile aynı şey anlamına gelmeye başladı.

Bugünlerde geriye kalan tarım kooperatiflerinin büyük çoğunluğu ekonomik olarak sürdürülebilir bir durumdadır, hatta pazarlarında başarı öykülerine bile imza atmışlardır. Bu kooperatifler, çevreye duyarlı bir şekilde yerel üretimi geliştiriyor, küresel rekabet ve tarım işindeki holding modelleri karşısında küçük yerel çiftçileri ayakta tutuyorlar (Thesprotia Tarım Kooperatifleri Birliği 2012). Bununla birlikte, hükümet politikalarında yaşanan neoliberalizme hızlı dönüş, çiftçilerin kooperatifçiliğinden miras kalan her şeye saldırmayı amaçlamıştır. 2011’de çıkan yeni yasa, birincil yerel birlikleri eğer birleşmek isterlerse anonim holdingler kurmaya zorluyor ki bu durum hem ikinci derece sendikaları lağvediyor hem de kooperatifler üzerinde devlet kontrolünü güçlendiriyor (Thesprotia Tarım Kooperatifleri Birliği 2012; Yasa 4015, 2011). Bunun üstüne 2012’de Tarım Bankası, kooperatiflere çok az bir finansman kaynağı bırakarak özel bir bankaya satıldı.

Sermayenin bu güçlü saldırısı, tasarruf önlemlerinin neden olduğu ağır ekonomik durgunluk, neoliberal yeniden yapılanma, sosyal devletin özelleştirilmesi ve çözülmesi karşısında Yunanistan’daki kurumsallaşmış kooperatif hareketi kendini yeni temeller üzerinde tekrar diriltmeyi amaçlıyor. Devletin politik sisteminden ve sermayenin güçlerinden bağımsızlığını iddia ederken kooperatifçiliğin uluslararası ilkelerini yeniden olumluyor: eşitlik temelli demokratik özyönetim, çeşitli birliklerin yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde sıkı işbirliği ve konfederasyonu, topluma özen gösterilmesi ve sürdürülebilir gelişme (PASEGES 2011).

İşçi Denetimi

Yunan sanayi ilişkileri, genel olarak işçilerin sanayinin yönetiminde sınırlı yer alışı ve katılımıyla tarif edilebilir. Bu yöndeki çabalar çoğu nadiren görülebilmiş, çoğu kısa ömürlü ve sonunda başarısız olmuştur (Koutroukis ve Jecchinis 2008, 31). İşçilerin katılımının sağlandığı sayılı uğraklar arasında, en eskisi 19. yüzyılın ortalarına, Naxos adasındaki zımpara madenlerinde etkin olan işçi konseylerine dayanır. Daha sonra gelişen umut verici örnekler arasında, 1920-1936 yılları arasında ayakkabı ve tütün sanayilerinde kurulmuş olan fabrika konseylerine işaret edilebilir.

1922’de Küçük Asya’da yaşanan askeri facia sonrası dönemde anakarada toplumsal kriz daha kötüye gitti ve Yunan emeğinin hareketlenmesini tetikledi. Tütün işçileri sendikası, üye sayısı en yüksek olan, iyi örgütlenmiş ve sınıf bilinçli gruplardan biriydi ve yeni Yunan Komünist Partisi’yle yakın ilişkiler içindeydi. Kuzey Yunanistan’daki tütün işçileri, işçi katılımı bakımından o zamana kadarki en heyecan verici deneyin ilk adımlarını attılar. Doğrudan işçilerin kendisi tarafından seçilen gayrı resmi “işyeri komiteleri”ni kurdular ve emeğin doğrudan özyönetimini yaşama geçirdiler. Komiteler sendikalarla bağlantı kurdular; işyeri yönetiminin toplu sözleşmelere ve sanayi yönetmeliklerine ne kadar uygun hareket ettiğini denetlediler. İşçilerin haklarını savundular, işyerlerinde işçilerin eğitimini teşvik ettiler, sermaye karşısında verilen mücadelede emeğin menfaatlerini temsil ettiler. Baskıcı tedbirlere ve işyeri komitelerinin 1929’dan sonra daha ağır bir şekilde uğradığı zulme rağmen sağ kalmayı ve Metaxas’ın dikta rejiminin dayatıldığı 1936’ya kadar savaşmaya devam etmeyi başardılar (Koutroukis 1989, 44-47).

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Ekonomik ve Sosyal Politika Konseyi’nde görüldüğü gibi, emekçi temsilcileri yoluyla izlenecek politikaların belirlenmesine ulusal düzeyde katılım sağlandı. Ancak çoğu özel ve kamusal işletmede etkin işçi denetimi neredeyse hiç yoktu. Yeni PASOK hükümetinin “sosyalist ideolojisi”nin öngördüğü üzere işçilerin katılımını teşvik eden yeni yönetmelik ancak 1983’te yürürlüğe girdi (Raftis ve Stavroulakis 1991, 294). Fakat sonuç, çalışanların bağımsız hareketlenmesi nadiren görüldüğünden ve yaptıkları katkı da hükümet birimleri, politik partiler ve sendika fraksiyonlarının katılımı nedeniyle gölgede kaldığından, içler acısı oldu. 90’ların ilk yıllarında başlayan ve bugün daha hızlı devam eden özelleştirme süreçleri bu tip planların ölüm fermanını imzalamıştı (Koutroukis ve Jecchinis 2008, 35).

Genel olarak bakıldığında, 80’ler ve 90’larda işçilerin denetimini destekleyen hukuki girişimlerin ve devlet güdümlü politikaların başarısızlığı birbiriyle bağıntılı birkaç faktör ile açıklanmalıdır: iş sahiplerinin ve sendikaların düşmanca tavırları ve manipülatif müdahaleleri; işyeri yönetimine hâkim olan otoriteryanizm kültürü; devlet müdahaleciliği; çalışanların firmaların işletmesine katılımı gibi bir geleneğin bulunmayışı; işçilerin taleplerinin genel konular hakkında olması ve işyerlerinin özel koşullarını aşması; işyerinde sendika aktivizmine ve katılımına uzun süre boyunca kurumsal olarak itibar gösterilmemesi; emeğin kavrayış, motivasyon, bağlılık ve eğitiminin yetersiz olması; Yunan sanayi ilişkilerinin politik partiler düzeyinde kutuplaştırılması. İşçilerin katılımının bu iç karartıcı tarihi, “ABD ve çoğu Batı Avrupa devletinde yasal hükümler esas olarak hâlihazırdaki gelenek ve uygulamalar yoluyla sağlanan uzlaşmaları hukuki olarak geçerli kılmak için kullanılırken, [Yunan sanayisinde] katılıma dönük düzenlemelerin yalnızca yasama yoluyla yürürlüğe sokulması” olgusuna bağlanmalıdır (Raftis ve Stavroulakis).

Ama şunu da belirtmek önemlidir ki aynı dönemdeki bir düzine olayda işçiler militan eylemliliklere girdiler ve kendi sanayilerinin yönetimine etkin bir şekilde katıldılar. Burada bir ara vererek işçilerin denetiminin bizzat işçilerin kendiliğinden girişimleri yoluyla sağlandığı bu tarz iki örneği irdelemek istiyoruz (a.g.e., 297).

Kuzey Yunanistan’ın Selanik şehrinde I. Pantelemidis Şirketi tekerlek jantı üretiyordu ve bu alanda neredeyse pazarın tümüne hâkimdi. 1981’de kurucusu öldüğünde, varisleri var olan borçları yüzünden şirketi devralmak istemediler ve jant fabrikası derhal kapatılmak durumuyla karşı karşıya kaldı. Fabrikanın 23 işçisi bu tehlikeyi savuşturmak için harekete geçti, 1981 Kasım’ında yerel belediyenin ve demir işçileri sendikasının yardımıyla işi devralmaya karar verdiler. Bu işçilerin hakiki ve militan bir şekilde denetimi ele geçirmesi anlamına geliyordu. Böyle bir girişim için hiçbir yasal çerçeve mevcut değildi, şirket yasal olarak boşluktaydı ve işleyişini gayrı resmi olarak sürdürmek zorundaydı (a.g.e., 307; Koutroukis 1989, 50-52). İşçiler kendi aralarında ve şirketle sıkı bağlantılar içindeydi; çünkü hepsi ellili, altmışlı yaşlardaydı ve açıldığından beri bu fabrikada çalışıyorlardı. Günlük etkinliklerinde ve karar alma mekanizmalarında politik parti ve sendika politikalarının hiçbir rolü yoktu.

Genel Kurul asli yönetim birimi gibi işliyordu, fakat süreç içinde gayrı resmi olarak seçilen ve geri çağrılabilen üç üyeden oluşan Üretim Koordinasyon Komitesi fabrikanın işleyişinin başına geçti. Başta, işçiler işin geleceğinden heyecan duyuyordu ve etkileyici sonuçlar almayı başarmışlardı; üretim %100 artmış, maaşlar yükselmiş ve günlük çalışma süreleri kısalmıştı. Ancak ilerleyen safhalarda işçilerin heyecanında ve bağlılığındaki düşüş, gevşek çalışma ritmi, verimli bir iş planlamasının eksikliği yüzünden verimlilik düştü. Sürekli karşılaşılan bürokratik engeller, yakında emekliye ayrılacak işçilerin çok yaşlı olması, ilgili arka plan bilgisinin, sınıfsal ve politik bilincin yoksunluğu gibi nesnel ve öznel engeller bu talihsiz sonuca katkıda bulundu. Denetimin ele alınmasından altı buçuk yıl sonra geriye kalan işçiler fabrikanın mülkiyetini Evosmos belediyesine devrettiler (a.g.e.).

Buna benzer bir deneyim, yine aynı dönemde ve Selanik civarında, Koulistanidis Tekstil Şirketi’nde yaşandı. Ağır borçlar, şirketi 1980 Şubat’ında ödemeleri durdurmaya itti. Ekim 1980’de geriye kalan 117 işçi önceki sahibin oğluna bu acil durumu yönetmek için işin başına geçmesini teklif ettiler, bu sırada mahkeme tarafından görevlendirilen bir gözetmen bütün günlük işlemleri denetlemekteydi. 1983’ün sonunda borç yükü şirketin kapanmasını kaçınılmaz hale getirdi, fakat bu tarihe kadar geçen sürede işçiler şirketi, işyerinde bir otoritenin denetimi olmadan etkin bir şekilde idare ettiler, üretimle birlikte bankalarla, sosyal güvenlik fonları ve hükümet birimleriyle işlemlerini başarıyla yürüttüler. Kararlar bütün işçiler tarafından ve çoğu kez oy birliğiyle alınıyordu.

Bu deneyim ile Pantelemidis örneği arasında, siciline ışık tutabilecek çarpıcı pek çok benzerlik mevcut. İşgücü çoğunlukla uzun süre beraber çalışmış ellili, altmışlı yaşlarda emekçiden oluşuyordu. Parti ve sendika politikasından uzak duruyor ve bu nedenle bir sendika kurmayı reddediyorlardı. Bunun yerine, kendi etkinliklerini destekleyecek ve yasallaştıracak hiçbir yasal çerçevenin veya başka bir oturmuş kurumun olmadığı bir sırada, resmi bir yapı olmadan, otonom bir şekilde faaliyet göstermeyi tercih ettiler (Raftis ve Stavroulakis 1991, 302).

Sonuçta yıkılmalarına rağmen, işçilerin bağımsız hareketi ve kolektif denetimine ilişkin bu iki deneyim, daha önce eşi görülmemiş bir yoldan yalnız başlarına yürümek zorunda kaldıkları elverişli olmayan bir ortamda gerçekleşti. İlgili herhangi bir tecrübeleri olmaksızın, endüstrilerini zorluklara rağmen verimli bir şekilde işletebilme kapasiteleri, emeğin gizli özyönetim potansiyelini gözler önüne sermektedir. Bu sınırlı ancak istisnai başarıların altında yatan, yıllarca beraberce çalışarak kurdukları bağlar ve resmi parti politikası ile bürokratik sendika taraftarlığından bağımsızlıklarına yaptıkları vurgudur. Bunun yanında, işçilerin demokrasisini umursamayan, pasif ve tüketici öznelliklerin inşasında öne çıkan kültürel özellikler, otonomiyi ve dayanışmayı besleyen daha geniş bir emekçi ve toplumsal hareketin eksikliği, destekleyici bir finansal, yasal ve politik altyapının bulunmayışı ve özyönetimle işleyen sanayilerin ve toplulukların herhangi bir ağının var olmayışı bu deneyimlerin kısa ömürlü ve sonunda başarısız olmasına neden olmuştur.

Gelişmekte olan bir dayanışma ekonomisinde yeni başlangıçlar

Neoliberal kriz-yönetişiminin sonucu olarak toplumsal kayma

80’lerden itibaren Yunan politik kültüründe yaşanan kilit değişim, faydacı bireyciliğin geniş yayılımı ve sonunda kolektif kaygılar, projeler ve sorumlulukların gölgede kalmasıdır. Toplumsal öz-hareketlenme zamanla seçimlerde bir partiye oy vermeye, himaye ilişkileri ve kayırmacı ağlar yoluyla kişisel menfaatleri gözetmeye indirgendi (Sevastakis 2004, 11-22; Sakelaropoulos ve Sotiris 2004, 203-206). 1990’larda ve 2000’lerin ilk yıllarında Yunanistan’da, dünyanın geri kalan kısmındaki liberal demokrasilerdeki benzer dönüşümlerle uyum içinde, konsensüse dayalı bir post-demokrasi şekillendi. Ana akım merkez sağ ve merkez sol partilerin liberal bir modernleşme gündemi üzerinde birleşmesi, orta sınıf bireylerden destek gördü. Yurttaşların önemli bir bölümünün tüketimci, apolitik bireyciliği, hükümet partilerinin, bir bolluk hiper-kapitalizminin sonunda bulunmuş olan anahtarı gibi gördükleri neoliberal öğretiyle kurdukları ittifakın diğer yüzünü oluşturuyordu (Crouch 2004, 4, 59-60, 103; Kioupkiolis 2006).

Fakat 2010’dan sonra neoliberal hegemonya, post-demokratik konsensüsten otoriter bir dönüş yaptı. Ağır devlet borcu krizi altında oluşturulan istisna hali içinde, iktidar partilerinin aynı temel koordinatlara (özel pazar ekonomileri, AB, Eurozone) gösterdiği bağlılık, AB elitlerinin ve “kurtarma paketi”nin şartlarını belirleyen IMF’nin hegemonik monetarist-neoliberal politikalarını takip eden durgunluk politikalarının hayata geçirilmesini ve zenginliğin yukarı doğru bir hareketlilikle yeniden bölüşümünü dayattı. Bu durum, borç ile finanse edilen bir refah karşılığında, yoksullaştırılmış bir demokrasiye onay vermiş olan alt ve orta sınıfların maddi temelini şiddetli bir şekilde sarstı.

2010 ile 2012 arasında, “kurtarma paketi” karşılığında Yunan ekonomisi ve toplumuna yutturulan yapısal “reformlar”, toplumun büyük kısmında büyük somut acılar doğurmuş, insanları korkudan yıldırmış ve travmaya sürüklemiştir. İstatistik verileri, Yunan halkının tabi kılındığı, adeta savaş dönemlerinde yaşananlara benzeyen ekonomik çöküş ve maddi yıkım hakkında çok genel bir fikir verebilir. Gerçek Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla, bu dönemde %-21,3 oranında düştü ve 2013’te %-4,2 oranında daha da düşmesi bekleniyor. Özel tüketim 2012’de %-23,2 oranında azalırken işsizlik oranı %7,7’den %24,4’e fırladı (IMF 2013). 2010-2012 arasında 100.000’den fazla özel teşebbüs kapandı ve şimdiye kadar 500.000 kişinin işsiz kalmasına ve yeterli bir sosyal güvenlik ağının olmaması yüzünden “insani bir kriz”e yol açtı (GSEVEE 2012; 1013). Tam zamanlı istihdam 2010 yılında %67’den, 2012 yılının başında %56,5’e düşerken, tam zamanlı sözleşmelerin zorla esnek emek biçimlerine dönüştürülmesinde %337’lik bir artış meydana geldi (Mouriki 2012, 71-72).

Bu travmatik şok ücretlerde, sosyal devlet harcamalarında ve yaşam standartlarında sürekli kesintilerin, özelleştirmelerin, pek çok sosyal hakkın (sosyal yardımlar, işsizlikten korunma, emekçi hakları) lağvedilmesinin, politik özgürlüklerin umursanmamasının ve emeğin dizginlenemez bir biçimde sömürülmesinin önündeki yasal engellerin kaldırılmasının yolunu açtı. Bu tür yıkıcı değişimler, açıkça ilan edilmemiş bir istisna hali içinde başvurulan terör söylemi ve politikaları olmadan mümkün olamazdı (Balourdos 2011, 165-192; Mouriki ve Balourdos 2012).

Yeni toplumsal ekonomi, biyopolitik emek ve ortak olanlar

Ticaret, mübadele, üretim, sosyal hizmetler (sağlık, eğitim, evsizlerin bakımı vs.) alanlarında etkinlik gösteren özörgütlenmeye dayalı kolektif ağların ortaya çıkışı, Yunanistan’da hâlihazırda var olan toplumsal ekonomide, 2010-2011 yıllarında yaşanan bir değişime işaret eder. Bu, şiddetli ekonomik çöküşün ortaya çıkardığı acil toplumsal gereksinimlere verilen bir yanıttı. Ama bu aynı zamanda, artık daha geniş bir direniş hareketi bağlamında işleyen ve otonom özörgütlenmeye, toplumsal dayanışmaya, ağlar kurmaya ve neoliberal kapitalizme karşı koymaya daha fazla vurgu yapmaya başlamış olan kooperatiflerin ve toplumsal işletmelerin tarihsel işlevinde niteliksel bir değişim anlamına geliyordu (Lieros 2012; Varkarolis 2012; Solidarity4all 2012). Bu örgütlenmeler, toplumsal bedeni yeniden düzenlemek ve atomlaştırılmış, yoksunlaştırılmış öznellik tarzları oluşturmak isteyen hegemonik neoliberal stratejiyi doğrudan karşısına alarak, dayanışma bağları inşa etmeyi ve bireylerin otonomi ve kolektif elbirliği kapasitesini etkin bir şekilde desteklemeyi amaçlıyor. Onlar da neoliberal biyoiktidarın hedef aldığı aynı toplumsal yaşam, bedenler ve duygulanımlar alanına müdahale ediyor ve bu iktidara karşı, özgürleştirici ve dayanışmacı bir karşı-proje geliştirerek mücadele ediyorlar.

Tam da bu yüzden, ortak malları ve toplumsal menfaatleri teşvik eden daha geniş, kâr amacı gütmeyen bir toplumsal ekonomi ile daha politik yönelimli, piyasa ve devlet politikalarına antagonist olan bir dayanışma ekonomisi arasındaki ayrışma, kriz içindeki Yunanistan için özellikle anlamlı hale geliyor.

Geniş bir biçimde düşünülürse, “toplumsal ekonomi” şu şekilde tarif edilebilir: “Çoğunlukla üçüncü sektörün veya topluluk örgütlenmelerinin elindeki, kâr maksimizasyonu yerine toplumsal (ve çevresel) gereksinimlerin karşılanmasına öncelik veren ticari ve ticari olmayan etkinlikler” (Amin 2009, 4). “Toplumsal Ekonomi ve Sosyal Girişimcilik” üzerine ilk Yunan yasası (4019/2011), “Sosyal Kooperatif Girişimi”ni yürürlüğe sokar ve resmi yükümlülüğü sosyal hizmetlerin sağlanması olan bütün ekonomik birimleri desteklemeyi taahhüt eder ve bunlar demokratik olarak kendi kendilerini yönetirler (Nasioulas 2012, 165-166). 2012 yılı itibariyle, 7.197 kooperatif (tarım, banka, su tesisatçıları, eczacılar, kadınlar, tarım turizmi vs.), 11 hayır kuruluşu (karşılıklı yardımlaşma fonları) ve 50.600 dernek, vakıf, kâr gütmeyen ve gönüllü kuruluş günümüz Yunanistan’ında genel bir “toplumsal ekonomi” tanımı altına alınabilir (a.g.e., 152).

Bu girişimlerin sosyo-politik işlevini ölçmek istiyorsak, onlara kapitalist birikim tarzında yaşanmakta olan dönüşümleri göz önünde bulundurarak bakmalıyız. De Angelis’in (2012) belirttiği gibi, kapitalizmin varoluşu emeğin toplumsal ve kültürel yeniden üretimine bağımlıdır. Diğer yandan, onun mevcut büyüme oranını koruması, artık tüm yeniden dağıtım düzenlemelerinin feshini, sosyal devletin çözülmesini ve kamu mallarının tedarikinin özelleştirilmesini gerektirir. Sermaye, emek gücünün toplumsal yeniden üretiminden çekilerek bindiği dalı kesmektedir. “Sermayenin ortak olanlara, en azından bunların özgül, yerelleştirilmiş kimi biçimlerine ihtiyaç duyması”nın nedeni budur (De Angelis 2012, 185). Neoliberal ilerlemenin yarattığı yıkımla mücadele edebilmek, gerileyen sosyal devletin arkasında bıraktığı boşlukları doldurabilmek ve genele yayılmış huzursuzluğu kontrol altında tutabilmek için, toplumsal elbirliği prensipleri üzerine kurulmuş ekonomik düzenlemeleri kabul etmesi gerekir.

Fakat ortak olana dayalı ekonomik etkinlikler tam tersi sonuçlar da doğurabilir: “Toplumsal üretimi eklemlemenin alternatif yolları için, sermayeden ve onun imtiyazlarından bağımsız bir toplumsal temel” yaratabilir (a.g.e.). Bu altüst edici olanak, toplumsal ekonomi etkinlikleri, baskın kapitalist kurumların yerine eşitlik, adalet ve dayanışmayı temel alan, aşağıdan yukarıya yükselen alternatifler geçirmeyi amaçlayan daha geniş bir dönüşüm projesinin içine yerleştirildiğinde etkin hale gelir.

Bu bakış açısından, 2008’den itibaren gelişen direniş hareketlerinin başlattığı kolektif ekonomik uğraşıları ayırt edebilir, bunları toplumsal bağları yeniden kurmayı amaçlayan farklı bir “dayanışma ekonomisi” çerçevesinde kavrayabiliriz. Bu ekonomik alan, doğrudan demokrasiye ve karşılıklı yardıma yönelir. Kendini bir yardım kuruluşu veya küçülen sosyal devletin yerini tutacak bir şey olarak değil, kolektif öz-güçlenme yönündeki sosyo-politik bir girişim olarak görür. Kooperatif, özgür birleşmelere ve karşılıklı yardıma dayalı kurumlar yoluyla üretim, mübadele ve tüketim ilişkilerini dönüştürme iddiası itibariyle, anti-sistemik bir özelliğe sahiptir. Mahalleler ve semtlere kök salması sayesinde, ortak olanların özelleştirilmesine karşı mücadele eder, piyasa ve devlet güçleri tarafından içerilmeye karşı direnir (Nikolopoulos ve Kapogiannis 2012, 29-31, 35, 108; Lieros 2012, 46-47). Bu tarz bir dayanışma ekonomisi, kamusal (devlet) ve özel (piyasa) ekonomileri tamamlayan “bir üçüncü sektör” olarak işleyen bir toplumsal ekonomiden farklı olarak, yaderk devlet politikalarına, kapitalist hiyerarşilere ve kârın egemenliğine karşı çıkar (Varkarolis 2012, 45; Lieros 2012, 37, 71, 82, 159).

Kabaca yapılan tahminlere göre, Yunanistan’daki bu dayanışma ekonomisi yaklaşık 150 kolektif inisiyatiften oluşuyor. Bunlardan bazılarını saymamız gerekirse: sigortasız ve işsiz insanlar için sosyal klinikler ve eczaneler; sosyal mutfaklar ile gıda toplama ve dağıtımıyla ilgili sosyal hareketler; sosyal manavlar ve tüketim mallarının aracısız dağıtımı için kurulan ağlar; serbest paylaşım için pazarlar, zaman paylaşım bankaları, yerel takas sistemleri; sosyal akşam okulları; mülteci destek merkezleri; kentsel sanat kolektifleri ve alternatif sosyal alanlar; hukuki destek grupları; kahvehaneler, kurye dağıtım şirketleri, kitapevleri, işsiz kadınların tarım kooperatifleri ve işgal edilmiş bir fabrika olan Vio.Me gibi sanayi kolektifleri (Solidarity4All 2012).

Bu inisiyatifler, toplumsal özörgütlenmeyi ilerletmek ve günlük yaşama müdahale etmek için kusursuz olmayan, aşağıdan gelen çoğul çabalar gösteriyorlar ve böylece devlet yönetiminin ve kâr güdümlü piyasa ekonomilerinin yerleşik kurallarını altüst ediyorlar (Varkarolis 2012, 39, 45-49). Dolayısıyla onlar “ortak olanlar”ın savunulması ve genişlemesi için mücadele ediyorlar: “kültürel ortak olanlar [için], başta dil olmak üzere, iletişim ve eğitim araçlarımız, yani ‘bilişsel sermaye’nin dolaysızca toplumsallaşmış biçimleri [için]… ve ayrıca ortak kullanılan toplu taşıma, elektrik, posta vs. gibi altyapılar; kirlilik ve sömürü yüzünden tehlike altında olan dış doğanın ortak olanları…; içsel doğanın ortak olanları [için] (insanlığın biyogenetik mirası)” (Zizek 2008, 428-429). Geçmişte özel mülk haline getirilerek el konulmuş olan veya şimdi küresel sermayenin yeni çitlemelerinin hedefi haline gelen, ortak yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin araçları, tartışmasız bir biçimde, içinde yaşadığımız dönemde, kolektif kaynaklar ve toplumsal varlığımızın ortak esası etrafında yaşanan toplumsal antagonizmaların en önemli odak noktalarını oluşturur.

Bugün “ortak olanlar”, hâkim üretim yönteminde meydana gelen dönüşümleri ve ortak malların idaresinde ortaya çıkan yeni toplumsal özyönetim ilişkilerini içine alacak şekilde, daha özgül bir anlamda kullanılıyor. Bugün bu dayanışmaya dayalı toplumsal ekonomi, genişleyen iletişim ağlarını, yaygın enformasyon ve bilgiyi mümkün kılan ve yeni teknolojiler yoluyla toplumsal ilişkileri küresel bir düzeye genişleten post-Fordist “maddi olmayan emek” veya “biyopolitik üretim” biçimleri ile bağıntılı bir şekilde anlaşılabilir (Hardt ve Negri 2004, 66, 109, 114-115, 208-211, 337-340). “Biyopolitik” emek yalnızca maddi malların üretimiyle sınırlı değildir, o aynı zamanda bilgiyi, duyguları, imgeleri, iletişimi, toplumsal ilişkileri ve yaşam biçimlerini dönüştürür ve üretir. Hardt ve Negri’nin ileri sürdüğü, çokça gündemleştirilmiş olmakla birlikte ihtilaflara konu olmuş bir görüşe göre, biyopolitik üretimde çalışan “çokluk” denen kolektif özne, özgün bir ekonomik, toplumsal ve politik örgütlenmeyi cisimleştirir, öyle ki bu örgütlenmede ortak olan, farkların kuşatıcı bir tikelliğe tabi kılınmasından ortaya çıkmaz, onun kökeni katılımda ve merkezi bir liderlik veya temsil olmaksızın ortak karar almada yatar.

Bizim için daha da önemli olan husus ise, 2011’de ortaya çıkan Indignados ve Occupy hareketleri gibi çağdaş toplumsal hareketlenmelerin, bu hatları izleyen çoğul bir öznenin tezahürleri olarak görülebilecek olmasıdır. Bu hareketler, ortak olanların toplumsal özyönetimi olasılığına işaret ederek hem kamusal hem de özel mülkiyetin egemenliğine karşı çıktılar. Etkin özyönetimi geri kazanabilmek için, merkezi yönetime, kapalı ideolojilere ve politik partilerin temsiline sırt çevirdiler. Bu tarz yeniliklerin izlerini takip ederek, toplumsal özyönetim, karşılıklı etkileşim halindeki çok çeşitli güçlerin ve meclislerin kuşatıcı bir merkezi otoritenin boyunduruğu altına girmeksizin birleşebileceği şekilde, federalist bir bakış açısından tekrar oluşturulabilir (Hardt ve Negri 2012, 89-90).

Yunan Aganaktismenoi de (Öfkeliler), bunun gibi, sıradan yurttaşların lidersiz ve özörgütlü bir inisiyatifiydi. Örgütlenmesi akıcı ve açıktı, önceden belirlenmiş bir programı veya ideolojisi yoktu ve çokluğun kolektif tartışma sürecini son otorite olarak görüyordu. Aganaktismenoi, bütün bir Yunanistan’daki ana meydanlarda düzenli olarak toplanan açık meclisler yoluyla yaygın özyönetim kurumları inşa etti. Tümden alternatif bir güç yapıları ağı oluşturmak amacıyla, yeni ulusal politikalar üzerine, “meydanlar hareketi”ni kent mahallerine, çalışma alanlarına ve günlük yaşamın diğer temel alanlarına yaymanın en etkin yolları üzerine kafa yormakla başladılar (Douzinas 2011; Giovanopoulos ve Mitropoulos 2011).

Ağustos 2011’den itibaren hareketlenme yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ancak Manuel Castells’in İspanyol Indignados ile ilgili söylediği gibi, “hareket yok olmadı; daha ziyade, mahalle meclisleriyle birlikte…tüketici kooperatifleri, etik bankacılık, mübadele ağları gibi alternatif ekonomik pratiklerin ve bunlar gibi, anlamlı yaşayacak şekilde farklı yaşamanın pek çok başka biçiminin yaygınlaşmasıyla…tüm bir toplumsal dokunun içine yayıldı” (Castells 2012). Yunanistan’da başlangıç aşamasında olan dayanışma ekonomisi gerçekten de bu hareketin bir ürünü ve devamıdır. Şimdi birkaç fiili girişimi temel alarak, otonomi, eşitlik ve dayanışmaya dayalı yeni ekonomiler inşa etme gayesindeki bu deneysel atılımların mantığını, potansiyelini ve geleceğini ele almaya çalışacağız.

Paghaki: Kahvehane işleten bir işçi kolektifi

Kolektif mülkiyet, otonomi ve dayanışma temelinde işleyecek bir kahvehane açma fikri, 2008’lerin sonlarında, önceden Atina’da bir fuar ve dayanışma takası kooperatifi olan “Sporos” içinde de yer almış olan bir grup insan tarafından ortaya atıldı (Paghaki 2010). Geleneksel Yunan kafeneio tarzında tasarlanan, kahve, içecek ve içki servisi yapılan bu kahvehane Atina’nın merkez mahallerinin birinde Haziran 2010’da açıldı. 2012 itibariyle 10 üyeden oluşan bir işçi kolektifi tarafından işletilen kahvehane, yasal düzlemde, Yunan yasalarının izin verdiği işçi kolektifine en yakın biçim olan bir “kent kooperatifi” olarak kuruldu (a.g.e.; Varkarolis 2012, 115). En başından beri gaye, “ortak olanlar”ı iki açıdan, yani hem kolektif mallar hem de topluluk, eşitlik ve katılıma dayalı belli bir toplumsal ilişkiler biçimi olarak, yani hem içe hem dışa dönük biçimde oluşturmak ve geliştirmekti.

Öncelikle içe dönük boyutuyla ele alalım. Ortak olanlar, kafeneio içindeki sahiplik ve malların dağıtımı alanlarında kuruldu. Kolektifin hiçbir üyesi, mevcut üyelerine değil kooperatife ait olan bu işyerinde özel bir hisseye sahip değildir (Paghaki 2011). Hiç kimse çalışan ya da işveren değildir, işçilerin emeğinden artı değer elde edilmez. Herkes her türden emeği için saat oranları temelinde eşit ücret alır ve herkes farklı işler arasında yer değiştirebilir. Bütün işçiler kolektifin ve karar alma merciinin, yani mümkün olan en geniş konsensüse ulaşmak için çabalayan genel meclisin eşit üyesidir.

Dışa dönük yönüyle bakarsak, bu iş kolektifi herkese açık olan bir iletişim, tartışma ve birlikte eğlenme alanı inşa etmeyi amaçlar. Dayanışma ekonomisine dönük benzer girişimleri destekler, daha geniş toplumsal mücadeleler içinde yer alır ve herkes için eşit ve otonom bir toplumu gerçekleştirmenin bakış açısıyla, sosyo-politik ağların inşasına katkı sunar. Kural olarak, ücretlerin ödenmesi, maliyetlerin karşılanması ve yeniden başlamak için gereken bir iç fonun ayrılmasından sonra aylık olarak geriye kalan bütün bir miktarın, benzer amaçları olan kolektif inisiyatiflere yardım için kullanılmasını benimser.

“Ortak olanlar”ı eşit özgürlük temelli toplumsal ilişkiler olarak canlandırmak isteyen kolektif, öncelikle, kahvehanenin “toplumsal yönü”nü ve toplumsal alanını, “buluşmak ve birlikte eğlenmek için özellikle herkes tarafından erişilebilir ve sürdürülebilir bir yerin yaratılması yoluyla” geliştirmeyi dert edinir. Toplumsallaşma, birlikte vakit geçirme ve iletişim için bir yer sağlamasının yanında Paghaki, kolektif özörgütlenme, buna dair pratikler ve beklentiler üzerine bilgi paylaşım toplantılarına ve tartışmalarına ev sahipliği yapar (a.g.e.). Dahası, işçilerin özyönetimi, dayanışması ve elbirliğine dönük otonom girişimlerin daha geniş bir ağının örülmesine çabalar. Yatay ve doğrudan-demokratik biçimler içinde yapılanan tabandan emek sendikacılığını destekler. Başkalarının üzerine düşünebileceği, yayabileceği ve genişletebileceği uygulanabilir bir örnek oluşturmak adına, üreticilerin radikal özörgütlenmesi alanında kolektif bir deneyim olarak işlev görmek için çabalar (a.g.e.).

Vio.Me.: Özyönetime dayalı bir işgal fabrikası

Ekonomik özyönetimdeki mevcut deneylerin arasında en başta hiç şüphesiz Selanik’in merkezinden uzakta kurulmuş olan inşaat malzemeleri fabrikası Vio.Me. gelir. Bugüne kadar, doğrudan endüstriyel bir çatışmanın ürünü olan ve işçilerin üretim araçlarını işgal ettiği (occupy) ilk deneyim budur.

Vio.Me. inşaat endüstrisi için yapıştırıcı malzemeler, macun, harç malzemesi, alçı vs. gibi yan ürünler üreten Philkeram-Johnson’un bir yan kuruluşuydu. Finansal krizin doruğuna çıktığı Mayıs 2011’de, sahipleri fabrikayı terk etti ve işçiler paralarını alamadan kaldı. Buna cevaben, işçileri fabrikayı işgal etti ve yasal olarak emeklerine sahip çıkmaya başladı (Katsoridas 2013). Verimsiz tartışmalarla geçen aylardan sonra, işçilerin genel meclisi işgal fabrikasını işçilerin doğrudan demokratik denetimi altında işletme kararı aldı. 12 Şubat 2013 tarihinde “Siz yapamazsanız, biz yaparız!” mottosuyla üretime başladılar (Vio.Me. Mücadelesi ile Dayanışma İnisiyatifi 2013).

Vio.Me. projesi, geleneksel emek mücadeleleri ile tomurcuklanmakta olan dayanışma ekonomisi hareketinin kesişiminde yer alır. Bu çabanın merkezinde, keskin bir sınıf bilinci ve militanlığının yön verdiği Vio.Me. işçi sendikası yer alır. Özyönetime geçme kararına götüren sayısız tartışmada, Vio.Me. işçileri, sendika içindeki geleneksel otorite konumlarını bir kenara bırakmayı ve hem mücadele içinde alınması gereken politik kararlarda hem de fabrikanın üretim sürecine ilişkin hususlarda nihai karar alma aracı olarak işleyecek bir işçi meclisi oluşturmayı kararlaştırdı (Katsoridas 2013). Bu düzenleme, işyerindeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı, eşit katılımı sağlamayı, işçilerin yaratıcılığının önünü açmayı ve işçilerin üretim süreci üzerindeki denetimini sağlamayı amaçlıyor.

Vio.Me. işçilerinin, Yunanistan’daki ekonomik durgunluk boyunca yaşanan endüstriyel çatışmalarda sayısız kere yeniden ortaya konulan yerleşik protesto ve müzakere ritüelinden uzaklaşma kararları, Yunan Komünist Partisi (KKE) ve ona yakın duran sendikalardan tepki aldı. Bu çevreler, işçileri küçük kapitalistler olmaya özenmekle, kısmi ve bireysel çözümler peşinde koşmakla suçladılar (bkz. örneğin PAME Arkadias 2013). Zaman içinde, ateş püsküren eleştirileriyle KKE, Vio.Me. mücadelesinin en önde gelen eleştirmeni ve muhalefeti haline geldi.

Buna cevaben Vio.Me. işçileri elbirliğine dayalı girişimlerinin kâr güdümlü bir kapitalist şirkete dönüşmesini engellemek için bir dizi tedbir üzerinde anlaştı. Kooperatifçiliğin ilkesine uygun olarak, işçiler bireysel kazançlarına bir üst sınır koymayı kararlaştırdı. Kâr ilkesini bilinçli bir şekilde ortadan kaldırarak, yaratılan her türlü artıyı daha geniş topluluğun amaçları ve benzer mücadeleler ile girişimler için kullanmayı tercih ettiler. Yeni kooperatifte, işçiler bir paya, yani dokunulmaz bir ifade ve oy hakkına sahip olacak: “Pay sahibi olmayan hiçbir işçi olmadığı gibi, işçi olmayan bir pay sahibi de olmayacak” dediler (Avramidis vd. 2013). Dolayısıyla işgal edilen üretim araçları, burada bireylerin mülkiyetinden ziyade kolektif olarak yönetilen ortak olanlar olarak görülmektedir. “Ortak olanlar, yalnızca biyolojik anlamda anlaşılmamak üzere, hayat için elzem kabul edilen şeylerdir…bunlar bireyleri birbirine bağlayan yapılar, hepimizin ortak olarak sahip olduğu ve bizi bir toplumun üyesi yapan, elle tutulur ya da değil, bütün unsurlardır” (Fattori 2011).

Bu kavrayışta emeğe bir ortak mal olarak bakılır. Kapitalist mitolojiye göre emek, emeği karşılığında para değişmek için sermaye sahibi ile gönüllü bir sözleşme yapan işçinin “mülkiyet”idir. Oysa bu yeni anlayışta, yaratma kapasitemiz, bireysel yönüne rağmen, toplumsal olarak gerçekleştirilen ve toplumsal olarak yararlı olan, kolektif olarak üretilen ve öğrenilen becerilere ve kolektif olarak yönetilen üretim aletleri ve araçlarına dayanan, doğası itibariyle toplumsal bir etkinliktir (Wainwright 2012). Emek, emek piyasasında değişilecek bir “meta” değil, kendi kendini kuran bir topluluğun geçimini sağlamak için faydalanabileceği bereketli bir kaynak olarak ele alınır.

Dolayısıyla Vio.Me. işçileri, hem kapitalist şirketlerin kullandığı, özel mülkiyetin söz dağarcığından hem de sol partiler tarafından tekrarlanıp duran, devlet tarafından işletilen kamu mülkiyetinin söz dağarcığından radikal bir biçimde farklılaşan, ortak olana dayalı bir söz dağarcığını harekete geçirir. Gerçekten de piyasa ile devletin, kendilerine denk düşen mülkiyet biçimleri ile birlikte, toplulukları kendi yeniden üretim araçlarının denetiminden yoksun bırakan ve bu denetimi, devlet söz konusu olduğunda bürokratik elitlere, piyasa söz konusu olduğunda iş elitlerine devreden mekanizmalar olarak işlediği söylenebilir. Bunun tersine “birlikte üretimin merkezsizleşmiş özyönetim sistemi […] üretim ve karar alma araçlarının dağılımını, modern piyasa/devletin yukarıdan aşağıya işleyen sistemlerine göre, çok daha yaygın bir şekilde gerçekleştirecek şekilde […] kaynaklara çok daha adil ve doğrudan bir erişim sağlar” (Quilligan 2012).

Mücadelenin ikinci bileşenini oluşturan Vio.Me. Mücadelesi ile Dayanışma İnisiyatifi, işçilerin özyönetimi ellerine alma kararlarını açıklamalarının hemen ardından Selanik’te (ve ayrıca Yunanistan’ın diğer pek çok şehrinde ve yurtdışında) kuruldu. İnisiyatif herkesin katılımına açıktır. Aynı yataylık ilkesini benimseyerek işler; toplumsal ve ekonomik özyönetim ilkesiyle harekete geçen kolektifler ve bireylerden oluşur. İşçilerin meclisinin aldığı politik kararlara daima saygı gösteren Dayanışma İnisiyatifi hareketlenmelerin, protestoların ve yürüyüşlerin örgütlenmesiyle birlikte, ulusal ve uluslararası iletişimin, fon oluşturmanın ve dayanışma kampanyalarının koordine edilmesinde kilit bir rol üstlenmiştir (Katsoridas 2013). Ama en önemlisi, daha geniş topluluğun mücadeleye katılımının sağlanmasında merkezi bir rol oynayarak, projenin kapsamının maddi üretimden biyopolitik üretime taşınmasını sağlamıştır.

Dolayısıyla bu deneyim bize, sadece üretim üzerinde işçi denetiminin ötesine geçen ve yeni fikirler ile değerlerin (ortak mülkiyet, dayanışma, elbirliği, çevrenin korunması), yeni ilişkilerin (özyönetim meselesi etrafında şekillenen merkezsiz kolektiflerin bir ağı sayesinde), ve her şeyden önce yeni öznelliklerin üretimini de içine alan daha geniş bir toplumsal denetimi arzulayan yapıların bir cisimlenişini gösteriyor. İşçiler yalnızca verilen emirleri yerine getiren kimseler olmaktan çıkarak kendi eylemlerinin sorumluluğunu alıyor, yaratıcılıklarını özgürleştiriyor ve kolektiflik ile karşılıklı yardımlaşmanın öneminin farkına varıyor.

Micropolis: Prefigüratif bir deneyimin toplumsal mekânı

Micropolis’in arkasında yatan fikir, bütün ülkeyi sarsan ve sahneye yeni politik aktörler çıkartan Aralık 2008 ayaklanmalarının içinden doğdu. 90’ların ikinci yarısında genç ve başka insanlardan oluşan eleştirel bir kitle, artan bir radikalleşmenin içinden geçti. Bu radikalleşme, polisle sert çatışmalar, toplumsal normlardan özgürleşmenin verdiği canlandırıcı bir his ve toplumsal yaratıcılığının zincirlerinden boşanması gibi patlamalara yol açtı. Eylem halindeki toplumsal hayal gücü, şehir merkezlerindeki kamusal alanı, kamu binalarının, parkların ve meydanların işgali, aynı zamanda kalıcı mahalle meclisleri, festivaller, sokak sanatı ve de alışveriş merkezlerine, tiyatrolara ve konferanslara müdahaleler yoluyla –en azından ayaklanmanın devam ettiği süre boyunca- yeniden şekillendirdi (Nasioka 2012).

Bu geçici mekânsal yeniden temellük hareketlerinin birinde, Selanik Drama Okulu’nun işgal edilen mülkünde, anti-otoriter hareketin bazı kesimleri, diğer pek çok kolektif ve bireyle birlikte, toplumsal hareketlerin toplumla sürekli iletişimini kolaylaştıracak ve böylece bu radikal öz-kuruluş atmosferinin gündelik bir deneyim halini alacağı bir mekâna ihtiyaç olduğunu hissetti.

Uzun bir arama sürecinden sonra, şehrin tam göbeğinde, 900 metrekarelik, neo-klasik bir mimarisi olan üç katlı bir bina kiraladılar. Haftalık olarak genel mecliste bir araya gelen bir topluluğun işleteceği bir “ortak olan” kurdular. Topluluk, çok çeşitli kolektifleri ve bireyleri şu üç temel ilke etrafında bir araya getirdi: yatay karar alma, var olan kurumlardan (devlet, kilise, politik partiler, şirketler vs.) radikal bağımsızlık ve kişisel ekonomik kârın ortadan kaldırılması. Dâhil olma kriterlerinin “belirsizliği” kelimenin dar anlamıyla “politik” olmayan bir kolektifler çokluğunun süreçle bütünleşmesine olanak tanıdı. Binada öncelikle gerçekleştirilen etkinliklerin sadece birkaçını sayalım: drama, mobilyaların yenilenmesi, müzik provaları, vahşi hayvanların kurtarılması, konserler, kütüphane, söyleşiler ve film gösterimleri, politik toplantılar ve yogadan viyolonsele, seramikten işaret diline kadar pek çok konuda ücretsiz dersler… Giriş katındaki bar, açılır açılmaz, Selanik’in pek ışıltılı gece hayatına bir alternatife dönüştü. Micropolis üyeleri, binalarını ayakta tutma ve kiranın ödenmesine yardımcı olma sorumluluklarının bir parçası olarak, barın arkasında gönüllü olarak çalışıyorlar.

İsim seçimi rastgele olmadı: Mekânın yayılımı, katılımcılarının hayal ettiği bir şehrin (polis) bir minyatürü (micro) olarak, yayılabilen bir prefigüratif deneyimlemenin mahalli olarak tasarlandı (Micropolis Toplumsal Alanı 2009). Micropolis pek çok insan için toplumsal hareketlerin etkinliğine dâhil oldukları bir nokta haline geldi. Çatışmalar ve çelişkilerle, sonu gelmeyen sıcak tartışmalar ve yakalanması zor olan bir konsensüsün peşinde sürekli bir arayış içinde yolunu bulmaya çalışan bu proje, toplumsal özyönetimin başarılı bir deneyimine dönüştü.

Bununla birlikte, 2011’deki meydan hareketleri, yeni meseleler ve yeni aktörler ortaya çıkardı ve 2008 ayaklanmasından öğrenilenleri zenginleştirmek ve derinleştirmek için bir fırsat sundu. Üstelik bu sırada gönüllü çalışma, katılımcılar üzerinde bir yük haline gelmeye başlamış ve kriz, içinde bulundukları özel koşulları onları projeden uzaklaştıracak kadar etkiler bir hal almıştı. Bu durum, projenin o zamana kadar hiç ele almadığı, ucuz ve besleyici gıdaya erişim, hızla özelleştirilen ortak olanların savunulması, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma gibi bir dizi yeni meseleyi gündeme getirdi. Üyelerinin her birinin “özel koşulları”nın özel bir sorun olarak kalmaması gerektiğinin derhal farkına varılmıştı. Neyin üretildiği, kimin ürettiği, üretilenin nasıl dağıtıldığı ve tüketildiği meselesi, projenin kapsamı dışında kalmamalıydı.

En başta, herkese emeklerinin karşılığının nasıl ödeneceği sorusu, aynı sırada Yunanistan’da 2011 boyunca diğer özyönetim projelerinde de devam etmekte olan, yoğun ama aynı zamanda da yaratıcı bir kuramsal tartışma başlattı (bkz. örneğin Varkarolis 2012, 86). Uzun bir düşünme ve tartışma sürecinin ardından, mevcut çerçeveyi, eşit katılımı, emeğe bağlı ortak olanlara ortak bir erişimi, bütün kararlarda kolektif bir denetimi geliştirecek şekilde yeniden düzenlemek için yeni bir kurucu süreç başlatıldı.

Sıkıntı yaratan konulardan ilki gıdaya erişimdi. Tarım sanayisinin ve ticari çıkarların sağlamlaşması, bunun yanında orta ve alt sınıfların gelirleri giderek azalırken fiyatların tavan yapması, insani felaketin sınırlarında gezinen bir durum ortaya çıkarmıştı. Topluluk, iyi gıda üreticilerini tüketicilerle doğrudan iletişime geçirebilecek, böylece aracıları ortadan kaldırıp her iki taraf için de adil bir fiyatın ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir yapı kurmaya girişti. Yeni kurulan bir meclis, küçük bir gıda deposunun oluşturulmasını koordine etti. Topluluk üyeleri, düzenli aralıklarla nöbetleşmek üzere, bu depoyu çekip çevirme karşılığında ücret alıyordu. Mutfağı idare etmek için de benzer bir yapı kuruldu. Hemen ardındansa aynı ilkelerle işleyen bir mobilya atölyesi, bir kreş, bir kitapçı ve bir fotokopi ve baskı evi açıldı. Herhangi bir aktörün asimetrik etkisini önlemekle birlikte işçilerin karar alma süreçlerine katılımını pekiştirerek, ekonomik süreçlerin kolektif denetimini sağlayacak kurumlar oluşturmak arayışıyla bu kurucu süreç devam ettirildi.

Bu son nokta çok önemlidir. Ortak bir mal olarak emek bireysel işçiye değil topluluğa aittir. Ama işçiyi topluluğa hizmet veren “ücretli emeğe” indirgemeden üretimin toplumsal/komünal denetimini nasıl sağlayabiliriz?

Buna ikili bir yanıt verildi: Birincisi, ilgilenen bütün üyeler, gerekli bütün becerileri yaygınlaştıracak ve belli bireylerin belli pozisyonlarda saplanıp kalmasından kaçınacak şekilde, bir getiri karşılığında bulundukları görev pozisyonlarını düzenli olarak değiştiriyorlar. İkincisi, farklı yetilere sahip bir dizi meclis oluşturuldu. Her yeni ekonomik birim, günlük yönetimle ilgili kararların hem bir karşılık alan hem de almayan üyeler tarafından birlikte alındığı kendi meclisiyle yönetilir. Bütün ekonomik birimlerin katılımıyla gerçekleşen birleşik bir meclis, bütün bir ekonomik etkinliği koordine eder ve bütün topluluk üyelerinin katılması istenen (teşvik edilen), haftalık olarak toplanan genel meclise sunulacak önerileri hazırlar. Genel meclis, Micropolis içindeki tüm etkinlikler üzerinde son söz sahibidir. Aynı zamanda rotasyonla işleyen bir “idari” meclis toplum merkezinin sorunsuz bir şekilde işlemesi için çalışır (takviyeler, tamirler vs.). Bütün meclisler üyelere ve üye olmayanlara açıktır.

Micropolis’in hiçbir ekonomik etkinliği kâr amaçlı değildir ve elde edilen herhangi bir küçük artı, iki “fon”a aktarılır: tıbbi masrafları karşılamak için oluşturulan bir “karşılıklı” fon ve de politik mücadelelere, yeni toplum merkezlerine ve dayanışma ekonomisi adına girişilen benzer deneyimlere finansal yardımda bulunabilmek için oluşturulmuş bir “dayanışma” fonu.

Maddi ihtiyaçların karşılanmasının ötesinde, Micropolis gibi deneyimler itkisini, biyopolitik üretime müdahale edebilmekten ve dayanışma, eşitlik, karşılıklı tanıma, katılım, kolektiflik gibi değerlere dayanan yeni bir kültürün yeşertilmesinden alır. Gerçekten de kolektif bir özne olarak topluluğun sürekli olarak yeniden icadı, geleneksel topluluk biçimlerine bir eleştiriyi cisimleştiren bu projenin temel bir yönüdür. “Topluluk, etrafı çitlenmiş bir gerçeklik, dışlayıcı çıkarlar etrafında bir araya gelen bir insan grubu olarak değil, […] daha ziyade ilişkilerin bir niteliği, bir elbirliği ilkesi, birbirine ve toprağa, ormanlara, denizlere ve hayvanlara karşı bir sorumluluk ilkesi olarak amaçlanmalıdır” (Federici 2012, 50).

Dolayısıyla bu komünal bağ, kapitalist birikimin dayattığı çalış-tüket-uyu kalıbından kopabilecek yabancılaşmamış öznelliklerin oluşumuna yardımcı olur. Komünal yaşamın pek çok alanına yayılan toplumsal denetim, işçilerin kendi etkinlikleri üzerindeki denetimle ve üretim, bölüşüm ve tüketimle ilgili karar alma süreçlerine etkin katılımları ile tamamlanır.

Gerçekten Micropolis’te, Yunanistan’daki benzer birçok yapıda da olduğu gibi, katılımcıların çok çeşitli ihtiyaçları -gıda, çocuk bakımı, eğlence, öğrenim- kendi belirledikleri koşullarda kolektif olarak karşılanabiliyor. Bu, kelimenin tam anlamıyla otonomiye doğru bir hareket başlatmıştır: varoluşumuzu yöneten nomos’u (kuralları) belirlemek anlamında otonomi.

Ancak otonomi, yalıtım ya da “özgürlük adacıkları”nın yaratılması anlamına gelmez. Micropolis antagonist bir proje olarak düşünüldü ve bugün çok daha böyle olduğu söylenebilir, çünkü içe kapalılığın ve sekter tutumların üstesinden gelmeyi başardığı gibi çok çeşitli militan taban projeleri ile anlamlı karşılıklı destek ve elbirliği ilişkilerini beslemeye de başlayabilmiştir. Micropolis bugün kapitalist sistemin iki payandasına da –devlet ve piyasaya- kafa tutmaya ve yavaş yavaş bu payandaların yerine aşağıdan örülen radikal demokratik alternatifleri geçirmeye çalışan geniş bir kolektif girişimler ağının içinde önemli bir düğüm oluşturur.

Son(suz) düşünceler

Ortak olanlara dayalı yeni bir toplumsal ekonominin öz-kuruluşuna dair bahsetmiş olduğumuz tüm bu deneyimler, politik değişime ve toplumsal öz-kurtuluşa ilişkin, üzerinde düşünülmeye ve toplumsal dönüşümün umut verici bir yolu olarak takip edilmeye değer olan farklı bir kabulü cisimleştirir.

Birincisi, bu deneyimler, sürecin öngörülen amacının, yani işçilerin otonomisinin, toplumsal dayanışma ve sorumluluğun tesisinin, bu amacın izlenmesini sağlayan araçların tam da kendisinde somutlaştığı bir prefigürasyon pratiğini canlandırır.

İkincisi, içkin ve yatay bir değişim politikasını, yani toplumsal faillerin eşit katılım temelinde, tabandan ve doğrudan bir öz-hareketlenmesini tercih ederler. Üretim ve dolaşım alanlarında doğrudan ve kolektif özyönetim; ekonomik, toplumsal ve politik olan arasındaki bölünmeleri aşacak ve ayrılmış, resmi politika ile “serbest” piyasaların egemenliğini ortadan kaldırarak topluluklara etkin özyönetim güçlerini yeniden kazandıracak şekilde, günlük yaşamda ortak olanların politikleştirilmesini başlatır.

Üçüncü olarak, bu deneyimler kısmiliği ve çoğulculuğu birleştirir. Kendilerini toplumsal yeniden inşanın tam olarak gelişkin tek yolu olarak değil, daha fazla özgürlük ve eşitlik getirecek yeni bir toplumsal kümelenişe erişmek için takip edilmesi gereken çok çeşitli yollardan yalnızca biri olarak sunarlar. Politik strateji, ittifaklar, taban sendikacılığı militanlığı ve resmi politik sistemle uğraşma gibi daha geniş meseleler açık uçlu, daima tartışmaya açık olarak kalır.

Dördüncüsü söz konusu girişimler, yalnızca kendilerini devletin hegemonyası ve özel ekonomilerin karşısında konumlandırmaları ya da sürekli çelişkiler ve iç mücadelelerle sınanıyor olmaları anlamına gelmemek üzere, içsel bir biçimde mücadelecidir. Bunun nedeni aynı zamanda, verili koşullar altında kolektif özgürleşmeyi ileriye taşıyacak en iyi pratikler üzerinde sürekli bir düşünüm, deneyimleme ve kendi kendini sorgulama sürecini daima devam ettiriyor olmalarıdır.

Son olarak, bu deneyimler hiyerarşik modelleri, bürokratik tahakkümü ve devlet merkezciliğini alaşağı edecek bir “birliklerin birliği”ni inşa etmek gibi bir zorluğa özgül yanıtlar oluştururlar: ağ yapısı ve açık meclis. Çeşitli kolektifleri birbirine bağlayan ağların kurulması ve yayılması; bugün dayanışma ekonomisinde elbirliğine dayalı girişimlerin birbirlerini karşılıklı olarak desteklemeleri, genişlemeleri ve piyasalar ile devletin dışında otarşik bir ekonomik üretim ve bölüşüm alanı inşa etmelerinin en yaygın yollarından birini oluşturur.

Aynı zamanda bu ağlar, merkezsiz, gönüllü, esnek bir özellik gösterir ve yeni gelenlere sürekli açıktır. Bu nedenle yalnızca çeşitliliklerin çoğalması için değil aynı zamanda çatışmaların, her birinin eşit otonomisine saygı gösteren, otoriter olmayan tarzlarda ifadesi, yayılması ve üzerine tartışılabilmesi için alan açar. Bu bağlamda, açık meclis, herkesin sürekli hazır bulunmasını gerektirmeden ilgilenen herkesin erişebildiği ve etkileyebildiği bir kolektif tartışma forumu sağlar ve böylece bürokratik ve otoriter temsil ile herkesin mütemadiyen katılımını gerektiren doğrudan demokrasi arasında bir yol açar. Dolayısıyla ağ yapısı ve açık meclis, açıklığı, katılımı, doğrudan dâhil olmayı ve “ortak olanlar” etrafında toplumsal bütünleşmeyi artırırken, kendi işleriyle meşgul olmak için daima tam manasıyla kendinde olan ve içsel bölünmelerden azade bir birleşik özneyi yeniden canlandıran bir toplum biçimindeki pek muhtemel olmayan ve tehlikeli hayalden sakınır.

Bu bakış açısından, işçilerin üretim ve bölüşüm üzerindeki denetimi fabrikalara dayalı bir sanayi demokrasisini içerir ama bununla sınırlı değildir. Ortak olanların içerici, çoğul ve ağ yapısına sahip demokrasi içinde konumlanmasıyla, emeğin özyönetimi, hizmet sektöründe, doğal kaynakların idaresinde, bilginin üretiminde, toplumsal ilişkiler ve kültürde biyopolitik üretimin yeni biçimlerine genişlemeyi amaçlar. Bu hareket, yeni bir toplumsal holizm biçimine işaret eder. Üretim birimlerini, hayati toplumsal kaynakları ve temel kolektif malları doğrudan, otonom, çeşitli, açık ve mücadeleci bir tarzda yöneten özyönetim alanlarının giderek artan çoğulluğu, daha geniş elbirliği ve öz-düzenleme ağlarında bir araya gelir. Bu gibi açık meclis ağları, üreticiler ile tüketiciler ya da belli girişimlerdeki işçiler ile daha geniş çıkar toplulukları arasındaki bölünmeleri kırar. Böylece ortak mal ihtiyacını tedarik eden ve ortak olanların etkin bir ekonomisini örgütleyen bir tarzda toplumsal bütünleşmeyi ileri taşır. Böyle bir ekonomide üretim ile tüketim, varlıkların ortak mülkiyeti ile sürdürülebilir ve eşit tüketime dönük genel bir kaygı etrafında yürütülür.

Çeviren: Özgün Tatar

Referanslar

Amin, Ash, der. 2009. The Social Economy, Londra & New York: Zed Books.

Angelidis, Minas. 2007. Atina’da gelişme dinamikleri ve toplumsal dönüşümler [Yunanca]. http://courses.arch.ntua.gr/fsr/138722/Angelidis-et-al_Athens.pdf, erişim tarihi 27/03/2013.

Avramidis, Christos ve Antonis Galanopoulos. 2013. Vio.Me: dünya çapında yankılanan emek deneyimi [Yunanca]. UNFOLLOW Magazine, sayı 15, http://bit.ly/15lkIzN, erişim tarihi 03/05/2013.

Balourdos, Dionysis. 2011. Krizin yoksulluk ve ekonomik dışlanma üzerindeki etkisi [Yunanca]. The Greek Review of Social Research, c.134-135.

Castells, Manuel. 2012. Where are the ‘indignados’ going?. http://www.irishleftreview.org/2012/01/27/indignados/, erişim tarihi 25/03/2013.

Crouch, Colin. 2004. Post-Democracy, Cambridge: Polity.

De Angelis, Massimo. 2012. Crisis, Capital and Cooptation. The Wealth of the commons: A world beyond market & state içinde, der. David Bollier ve Silke Helfrich, Amherst: Levellers Press.

Douzinas, Costas. 2011. In Greece, we see democracy in action. http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/jun/15/greece-europe-outraged-protests, erişim tarihi 11/06/2012.

Fattori, Tommaso. 2011. Fluid Democracy: The Italian Water Revolution. Transform! Magazine, sayı 9. http://transform-network.net/en/journal/issue-092011/news/detail/Journal/fluid-democracy-the-italian-water-revolution.html, erişim tarihi 03/05/2013.

Federici, Silvia. 2012. Feminism and the Politics of the Commons. The Wealth of the commons: A world beyond market & state içinde, der. David Bollier ve Silke Helfrich, Amherst: Levellers Press.

Gibson-Graham, J.K. 2006. A Postcapitalist Politics, Minneapolis & Londra: University of Minnesota Press.

Giovanopoulos, Christos ve Dimitris Mitropoulos, der. 2011. Yapım aşamasındaki Dimokratia [Yunanca], Atina: A/Synecheia Yayınları.

GSEVEE (Yunan Usta, Esnaf ve Zanaatkârlar Konfederasyonu). 2012. Son iki yılda 100.000’den fazla özel işletme kapandı [Yunanca]. http://portal.kathimerini.gr/4dcgi/_w_articles_kathbreak_1_08/10/2012_465163, erişim tarihi 15/03/2013.

Hardt, Michael ve Antonio Negri. 2004. Multitude. War and Democracy in the Age of Empire, Londra: Penguin.

_. 2012. Declaration, New York: Argo-Navis.

IMF. 2013. Country Report on Greece. http://news.in.gr/files/1/2013/01/18/cr1320.pdf, erişim tarihi 15/03/2013.

Kamenidis, Christos. 1996. Cooperativist Economics, Selanik: Aristotle University of Thessaloniki.

Katsoridas, Dimitris. 2013. Vio.Me.:Bir Sanayi Birimindeki İlk İşçilerin Özyönetimi Deneyimi [Yunanca]. http://bit.ly/10ijBxL, erişim tarihi 03/05/2013.

Kioupkiolis, Alexandros. 2006. Post-demokrasi ve Yunan Politikası [Yunanca]. Çevirmenin girişi, Crouch, Colin. 2006. Post-Democracy, çev. A. Kioupkiolis, Atina: Ekkremes Yayınları.

Klimis, Aristidis N. 1991. Yunanistan’da kooperatiflerin tarihi üzerine bazı notlar [Yunanca]. Kooperatifler ve Ortak Avrupa Pazarı içinde [konferans bildirileri], Atina: Kooperatif Çalışmaları ve Araştırmaları Enstitüsü.

Kolumvas, Nikos. 1991. Avrupa’daki değişiklikler bakımından Yunan tarım kooperatiflerinin durumu [Yunanca]. Kooperatifler ve Ortak Avrupa Pazarı içinde [konferans bildirileri], Atina: Kooperatif Çalışmaları ve Araştırmaları Enstitüsü.

Koutroukis, Theodore. 1989. Workers’ participation in Greece: The difficult 80-year trajectory, Atina: Eidiki Ekdotiki Yayınları.

Koutroukis, Theodore ve Chris Jecchinis. 2008. Aspects of worker participation in Greece: A legal revolution and the evolution so far. www.special-edition.gr/pdf_ees_59/koutroukis.pdf, erişim tarihi 16/05/2013.

Kroustallaki-Beveratou, Stella. 1990. Tarım Kooperatifleri: Bir Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Kurumu, [Yunanca], Atina: ATE Yayınları.

Law 4015. 2011. http://www.dsanet.gr/Epikairothta/Nomothesia/n4015_2011.htm, erişim tarihi 06/03/2013.

Lieros, Giorgos. 2012. Fiili olarak mevcut yeni dünya [Yunanca], Atina: Ekdoseis ton Sunadelfon Yayınları.

Linebaugh, Peter. 2012. Enclosures from the bottom up. The Wealth of the commons: A world beyond market & state içinde, der. David Bollier ve Silke Helfrich, Amherst: Levellers Press.

Micropolis Toplumsal Alanı. 2009. Micropolis tanıtım metni [Yunanca], http://micropolis-socialspace.blogspot.gr/2009/07/blog-post.html, erişim tarihi 03/05/2013.

Milios, Yannis. 2013. The Greek economy in the 20th century. http://users.ntua.gr/jmilios/Oikonomia_Eikostos1ab.pdf, erişim tarihi 27/03/2013.

Mouriki, Aliki. 2012. On the altar of competitiveness. The social portrait of Greece-2012. Aspects of the crisis içinde, der. Aliki Mouriki ve Dionysis Balourdos, Atina: EKKE Yayınları.

Nasioka, Katerina. 2012. Çöl çiçeğinin maceraları: 21. yüzyıl Atina’sı, olağanüstü hal altındaki bir şehir [Yunanca]. http://www.reconstruction.gr/actions_dtls.php/75, erişim tarihi 03/05/2013.

Nasioulas, Ioannis. 2012. Social cooperatives in Greece. Introducing new forms of social economy and entrepreneurship. International Review of Social Research, c. 2: 2, Haziran 2012.

Nikolopoulos, Takis ve Dimitris Kapogiannis 2012. Introduction to the social and solidarity economy, Atina: Ekdoseis ton Sunadelfon Yayınları.

Ostrom, Elinor. 1990. Governing the Commons: The Evolution of Institutions for Collective Action, Cambridge: Cambridge University Press.

Papageorgiou, Constantine L. 2010. Usage and Mis-Usage of Co-operatives. The Example of Greece. The International Journal of Co-operative Management, c.5: 1, Eylül 2010.

Pagkaki. 2010. A few words about us. http://pagkaki.org/node/89, erişim tarihi 28/03/2013.

_.2011. Work collective Pagaki: one year on. http://pagkaki.org/node/89, erişim tarihi 28/03/2013.

PAME Arkadias. 2013. PAME’nin VIO.ME. olayı üzerine yorumu. [Yunanca] http://youtu.be/dh2l4dCCK0M, erişim tarihi 03/05/2013

PASEGES. 2011. Theses of the Pan-Hellenic Confederation of Unions of Agricultural Co-operatives on the Framework for the Reconstruction of Agricultural Co-operatives. http://www.paseges.gr/el/news/Oi-theseis-ths-PASEGES-gia-to-plaisio-anasygkrothshs-twn-agrotikwn-synetairismwn, erişim tarihi 07/03/2013.

_. 2013. Members, activities. http://www.paseges.gr/el/member-activities, erişim tarihi 05/03/2013.

Quilligan, James B. 2012. Why distinguish common goods from public goods? The Wealth of the commons: A world beyond market & state içinde, der. David Bollier ve Silke Helfrich, Amherst: Levellers Press.

Raftis, Alkis C. ve Dimitris G. Stavroulakis. 1991. Attitudes towards workers’ participation in Greek industry: a field study. Spoudai, c.41: 3, University of Piraeus.

Sakelaropoulos, Spiros ve Panagiotis Sotiris, der. 2004. Yeniden uyum ve modernleşme [Yunanca], Atina: Papazisi Yayınları.

Sevastakis, Nikolas. 2004. Sıradan Ülke. Günümüz Yunanistan’ında Kamusal Alanın Yönleri ve Değer Antinomileri [Yunanca], Atina: Savalas Yayınları.

Solidarity4 all. 2012. Solidarity for all. http://www.solidarity4all.gr/sites/www.solidarity4all.gr/files/aggliko.pdf, erişim tarihi 10/05/2013.

Thesprotia Tarım Kooperatifleri Birliği. 2012. Saldırı altındaki kooperatifler [Yunanca]. http://www.paseges.gr/el/news/Oi-synetairismoi-sto-stohastro, erişim tarihi 06/03/2013.

Varkarolis, Orestis. 2012. Yaratıcı direnişler ve karşı-güç [Yunanca], Atina: ‘Kafeneion to Pagkaki’ Yayınları.

Vio.Me. Mücadelesi ile Dayanışma İnisiyatifi. 2013 Özyönetim makinelerinin düğmesine basıldı [Yunanca]. http://www.viome.org/2013/02/the-machines-of-self-management-have.html, erişim tarihi 03/05/2013.

Wainwright, Hilary. 2012. From Labour as Commodity to Labour as a Common. https://snuproject.wordpress.com/2012/10/29/from-labour-as-commodity-to-labour-as-a-common-via-michel-bauwens/, erişim tarihi 03/05/2013.

Young, Michael. 1984. European Co-operatives. Perspectives from Greece. Prospects for Workers’ Co-operatives in Europe içinde, der. Mutual Aid Center (Londra), Lüksemburg: Office for Official Publications of the European Communities.

Zizek, Slavoj. 2008. In Defense of Lost Causes, Londra, New York: Verso.