“Herkesle kaynaşılmaz”: Müşterek alanlarda katılım ve işleyiş

FacebookTwitterGoogle+

caferaga

Memlekette işgal ve özyönetim deneyimleri zaten az sayıda, var olanları da yeterince tartışmıyoruz. Bu yüzden, sevgili Umut Kocagöz’ün Caferağa Mahalle Evi ve Starbucks işgallerini beraber okuyan yazısı önemli.1

Barış Yıldırım

Umut, işgal kolektifinin içe kapanması tehlikesine vurgu yapıyor; ‘işgale âşık olma’ diyor bu hale: “[Starbucks işgali] bir grup öğrenci için temiz hava, nefes alınabilecek bir yer, bir güzellikti. Ancak dışarıda kalan ve ‘büyük çoğunluk’ olarak düşünülebilecek kesim için bir sınırın daha kalın çizgilerle çizilmesiydi. İşgali ‘bizim’ kılarken ‘biz’i kuruyor, üniversite ile bir çeşit mesafeleniyorduk.”

Bu tespit sadece işgalleri değil bütün müşterek alanlarımızı ilgilendiriyor. Gezi öncesi ve sonrasında çeşitli alanlar kurduk -forum, işgalevi, bostan, mutfak, kooperatifler… Bunların hem ‘dışarı’yla ilişkisi hem iç işleyişine daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Birincisi, müşterek alana kimler katılır: Mahalle, üniversite veya işyerinden herkesi kapsayabilir miyiz? İkincisi, -iç işleyişe gelirsek- forum dediğimiz form neden önemli: Forum olmadan müşterek işler mi?

Kapsayıcılık meselesi

Önce bir itiraf: Hacı Şükrü Sokak 24 numaradaki, Rum ustaların elinden çıkma o cânım taş yapıya, ‘Caferler’ olarak âşığız. İnsanın çuval çuval molozunu temizlediği, bahçe ve tuvaletini defalarca sildiği, birbirinden güzel insanlarla tanıştığı, beraber yemek yiyip ekmek böldüğü bir mekana âşık olmaması güç. İçinde bulunduğumuz neoliberal atomizasyon devrinde, ne bu tür bir yoldaşlaşma hissine sırt çevirmek kolay, ne de bunu bir mekanla özdeşleştirmemek. Öyle ki, Caferağa Dayanışması tahliye edilen evin cephesini boyamaya, resimler asmaya, önünde müzik yapmaya, ortak mutfak düzenlemeye devam ediyor.

Peki bu Caferağa Dayanışması’nın evi fetişleştirdiği, kendini mahalleliden soyutladığı anlamına geliyor mu? Dayanışma’nın çeşitli mahalle çalışmaları üzerinden tartışalım.

Bostan direnişi

Caferağa’daki önemli bir mahalli faaliyet Temmuz sonundaki Moda bostanı direnişiydi.2 Bostanı otoparka çevirme niyetiyle gelen buldozere, Dayanışma’dan önce mahalleli tepki gösterdi. Bu da doğaldı çünkü Nisan’daki Ekim Şenliği’ne gerçekten yerelden yüzlerce insan katılmış, bostan bazı komşularca sahiplenilmişti.

Direniş boyunca sekiz bin kadar imza toplarken, mahallelinin çoğunun desteğini aldık. Ama sık sık, imza masasına gelip “Biz Moda’da otopark istiyoruz, siz de kim oluyorsunuz; çoğunuz burada bile oturmuyorsunuz” diyen sakinler oldu. Bu süreçte bostanda yapılan forumlara da katılmadılar bu kişiler. ‘Forum formu’ onları kapsayamadı. Dolayısıyla bir müşterek alanın herkese ulaşamayacağı açıkça görüldü. Sınıf, gelir, toplumsal cinsiyet gibi eksenler üzerinden bölünüyordu katılımcı profili.

Gelgelelim, 85 yaşında bir amcamız, bostanı bırakın Mahalle Evi’ni de sahiplendi; işgaliyemiz tahliye edildikten sonra bile, fırçasını alıp pencere parmaklıklarını boyayanlara katılacaktı. Evin tahliye sürecinde de aynı şekilde pek çok ‘bostancı’ yanımızda olacaktı.

‘Sokakta gürültü sorunu’

İkinci bir örnek, evin bulunduğu Hacı Şükrü ve onu kesen İhsan Ünlüer sokaklarında yüzlerce insanın içki içmesi meselesine Dayanışma’nın yaklaşımı oldu. Sokakta kitlesel alkol tüketimi önce Mahalle Evi dahil tüm evlerin kapısına işenmesine, sokağın kirlenmesine, derken alenen uyuşturucu ticaretinin başlamasına, ardından çeşitli kavga ve yaralama olaylarına yol açmıştı. Dayanışma çok istekli olmasa da, Eylül 2014’te kendi sokağındaki bu duruma dahil oldu. Çözüm olarak ‘kaldırım sakinleri’ ve mahalle sakinlerinin buluştuğu forumlar yapıldı. Ortak karar uyarınca, mahalle sakinleri ve Dayanışma üyeleri bir hafta boyunca sokağa masa sandalye attı, gelen gençlerden bir süre burada içki içmemesini rica etti.3

Süreç hiç de pürüzsüz işlemedi. Dayanışma, kimi kaldırım sakinleri tarafından yasakçı olmakla eleştirildi. Kimi mahalleli ise bizi içenlere fazla yumuşak davranmakla suçladı. Sokakta içenlere polis müdahalesini savunan komşularımız oldu; hatta sorunun Mahalle Evi’yle birlikte başladığını savunup bize tavır aldı kimileri. Forum formu, yine geniş bir kesimi, bu sefer ulusalcı-muhafazakar bir çevreyi kapsa(ya)madı.

Nihayetinde gençler olgun bir tavırla bu iki sokakta içki içmemeyi kabul etti; mahalle daha yaşanılası hale geldi. Öyle ki, bu süreçten sonra Dayanışma’nın sosyal medya hesaplarına sık sık başka sokakların sakinlerinden mesajlar düşmeye başladı. Kesilen ağaçlardan tutun gürültü yapan oto yıkamalara kadar, mikro sorunlarda Dayanışma’dan müdahale bekleyen çoktu. Ha keza, Eylül sonunda Kadıköy’de beş gün su kesilince, sosyal medyadan gelen mesajlar karşısında Dayanışma eylem kararı aldı ve semtte bornozlu, süngerli kitlesel bir yürüyüş yaptı.4

Hiçbir abartma olmadan, Dayanışma’nın bu süreçte semt sakinleriyle güçlü ilişkiler kurduğu söylenebilir. Evin tahliyesine kadar giden dönemde, yani sonbaharda, çok sayıda yeni arkadaş Mahalle Evi’ndeki çalışmalara katıldı. Saldırının hemen arifesinde evde her akşam atölye ve toplantılar oluyordu: Şekilli tasarım atölyesi, erkeklik atölyesi, kadın forumu, yüzleşme atölyesi… Acının İki Yüzü sergisine, ortak mutfaklara, göçmen çocuklara oyuncak kampanyasına da çok insan katıldı mahalleden.

O kapı açılacak”

Gelgelelim, evin 9 Aralık sabahı çevik kuvvet tarafından tahliyesine sokak sakinleri pek tepki göstermedi. Aynı günün akşamı Dayanışma’nın çağrısıyla sokakta eylem varken, ritim atölyesi tüm semti inletirken de, evinden el sallayan alkış tutan sınırlıydı. Umut’un dikkat çektiği gibi, destekçilerin önemli kısmı ‘dışarıdan’ gelen dostlardı -Gezi’deki, Validebağ’daki güruhtu yani. Dayanışma’da mahalleliyle ilişkimizi değerlendirmeye başladık. Aynı süreçte mahalleliden, esnaftan, “Yanınızdayız” diyenler de az olmadı. Polisle karşı karşıya gelme ve kapıyı tekrar açma gibi gerilimli bir anda onların militan katılımını beklemek anlamlı değildi belki de.

Burada kilit mesele, Dayanışma’nın şu ana kadar kurduğu ilişkilerin sağlığını doğru değerlendirmesi ve ardından işgalevinin açılmasına (ya da yeni bir müştereğin kurulmasına) konu komşuyu mümkün olduğunca katması. Tahliye sonrası başlayan ‘Mahalle Evi Benim de Evimdir’ kampanyası, Dayanışma’nın evin önündeki (ve bostandaki) etkinliklerle müşterek alanını sahiplenmesi ve mahalleliyi sürece davet etmesi çok değerli. Mahallelinin tavrını gözardı edip sadece kapıyı açmaya odaklanmanın, bizi kazanamayacağımız bir halat çekme yarışına kilitleme riski var.

caferaga2

Forumsuz müşterek olur mu?

Bu kitleselleşmeyi, örgütlenmeyi sağlayacak unsur da sağlıklı bir forum işleyişi. Doğrudan demokrasi temelli, mutabakat esaslı ve herkese açık bir forum olmadan müşterek alan işler mi, mahalle örgütlenir mi?

Bu bağlamda, Don Kişot Sosyal Merkezi deneyimi bize çok şey öğretiyor. Ağustos sonunda bir grup insan Yeldeğirmeni Dayanışması’nı, yani forumu, tanımadıklarını ilan edip evin kilidini kırdılar ve evde geceleri kalınmaya başlandı.5 Kalan kişilerin tavırları nedeniyle, başta kadınlar olmak üzere pek çok kişi evden el ayak çekti; odalarıyla, sobasıyla, ocağıyla tıkır tıkır işleyen sosyal merkez, iki ayda harap hale geldi. Sadece evi gündüz kullanmak isteyenler değil gece kullananlar da sorunlar yaşadı: Evde kalanlar geceleri hırsızlık ve şiddet olayları yaşandığını söylüyordu. Özetle, forumun rolü tanınmayınca, müşterek alan da işlemiyordu.

Caferağa Dayanışması’ndan farklı olarak, bu durum karşısında Yeldeğirmeni Dayanışması’ndan dostlar homojen bir tavır benimsemediler. Dayanışma’dan bazı dostlarımız artık evin iflah olmayacağını düşünüyordu -hiç de anlaşılmaz olmayan bir tavır. Diğer arkadaşlar ise evi geri kazanmak için çaba göstermek gerektiğini düşündüler. (Yeldeğirmeni’nde zaten başından itibaren ev ve dayanışma arasında bire bir örtüşme olmadığı, sorunun kısmen bundan kaynaklandığı gibi bir argüman da var öte yandan; ancak bu tartışmanın ucu açık.)

Sonuçta Dayanışma’dan bir grup arkadaş, Duatepe Sokak ve Taşlıbayır Sokak’taki bütün ev, kahve, dükkanlara çağrılar bırakarak, Ekim ayı sonunda geniş bir forum örgütlediler. Don Kişot’un yanına pankart asıp, “Ortak alanımızın geleceğine birlikte karar verelim” dediler. Böylelikle 70-80 kişinin katılımıyla geniş bir forum yapıldı. Katılımcıların çoğunluğu evin barınmaya uygun olmadığı ve sadece gündüzleri açık bir sosyal merkez gibi işlemesi noktasında uzlaştı. Ardından bu amaçla mahalleden insanların eve dair daha çok sorumluluk aldığı bir süreç yaşandı.

Don Kişot’taki sorunlar aşılmış değil; ama bu deneyim bütün müşterek alanlarımıza çok şey anlatıyor. Bilhassa, Yeldeğirmeni Dayanışması’nın bu bağlamda Caferağa Dayanışması’na nazaran mahalleliyi aktif biçimde foruma katmada daha başarılı olduğu söylenebilir. Caferağa’da da benzer biçimde çemberi genişletebilir miyiz? Müşterek alanın yaşadığı meydan okumaya cevap vermenin iyi bir yolu, forumu daha geniş katılımla tekrar kurmak olabilir mi?

*

Ezcümle, müşterek alana âşık olmak bir bakıma kaçınılmaz bir durum. Bir müşterek alan herkesi kapsamayacaktır, önemli olan çemberi sürekli genişletme gereğini ıskalamamak. Asla dahil olmayacak kesimleri de tanımak, belki tarafsız kılmaya çalışmak durumundayız. İkincisi müşterek alanın işlemesi için bir forum tarafından çekip çevrilmesi şart. Bu forumun dışarı açık olması, mutabakat esaslı ilerlemesi ve kilit dönemeçlerde ortak hareket etmesi de önemli bir avantaj. Aksi takdirde, şimdilik oldukça kırılgan olan müştereklerimizi korumamız da, yenilerini eklememiz de güç görünüyor.

1http://mustereklerimiz.org/isgale-asik-olmayalim-da-veya-sopali-teyze-bize-ne-anlatabilir/

2 http://www.diken.com.tr/aktuel/cadirlar-kuruldu-moda-gezi-bostaninda-otopark-istemiyoruz-nobeti-basladi/

3http://arsiv.gercekgundem.com/?p=561569

4http://www.diken.com.tr/kadikoyde-susuzluga-bornozlu-eylem-tomaya-var-da-bize-yok-mu/

5http://www.sendika.org/2014/09/gezinin-cocuklarindan-biri-don-kisotun-basina-gelenler-yeldegirmeni-dayanismasi/