İşgal ve Mahalle Dayanışması

FacebookTwitterGoogle+

evrengorsel3

Evren Kocabıçak

Caferağa Mahalle Evi’yle ilgili tartışmayı derinleştirirken Caferağa Dayanışması’nın kısa tarihindeki birkaç önemli gelişmeyi kayda geçmek faydalı olur diye düşünüyorum. Mahalleli ile yollarımız ayrıldı mı, ayrılmadı mı; ya da ayrılsa da olur, ayrılmasa da, sorularıyla ilerleyen tartışma açısından önemli noktalar olabilir.

İlk konu Dayanışma’nın neden bir işgal eyleminde bulunmuş olduğu. Gezi isyanını takip eden Temmuz ayı başında yaklaşık 300 kişinin katılımı ile yapıldı Caferağa’nın ilk forumu. İlk aylar katılım oldukça iyi ve coşkuluydu. Katılımcıların tamamı Caferağa mahallesinde oturanlardan oluşuyordu. O zamanlar mahalleliyi kazanalım gibi tartışmalarımız yoktu, zaten mahalleliydik. Adresler de çoktu. Osmanağa Dayanışması, Fikirtepe Dayanışması, Acıbadem Dayanışması, Yeldeğirmeni Dayanışması birer adres olarak varlıklarını koruyorlardı. Mahalle çalışması yapılmasını politik hat olarak gerekli görmeyen arkadaşlar Yoğurtçu Parkı Forumu üzerinden sözlerini söyleyip, eylemlerini eyleyebiliyorlardı. Caferağa Dayanışması’na sadece Caferağa’da oturanlar geliyordu.

Gel zaman git zaman Caferağa forumlarına katılım azalmaya başladı. Yapılan tüm çalışmalar mahalleliyle yapılan, mahalle için yapılan çalışmalardı. İşgale kadar eski havuz meydanının adı Mehmet Ayvalıtaş Meydanı olarak değiştirildi. Kadıköy Belediyesi’nin Moda sahiline yapmak istediği devasa merdiven inşaatı durduruldu. Gene belediyenin sahilde yapmak istediği sosyal tesisle ilgili çeşitli eylemler yapıldı. Sokaktaki hayvanlar ile ilgili çalışmalar yapıldı. Her Cumartesi Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nda açıkhava sinema gösterimleri düzenlendi. Sokak çalışmaları yapıldı. Ama gene de forumlar gittikçe azalıyordu. Kasım ayı civarında artık 15 kişi kadar kalmıştık. Forumlara gelen giden sayısı değişmiyordu artık.

Bu arada Kadıköy mahalle dayanışmalarından Yeldeğirmeni ve Acıbadem Dayanışması haricinde tamamı dağılmıştı. Acıbadem de pek iyi gitmiyordu. İşgal olmasaydı Caferağa Dayanışması tamamen dağılacaktı. Önümüzdeki Yeldeğirmeni Dayanışması örneği çok netti. Yan yana iki mahalle olan Osmanağa tamamen dağılırken Yeldeğirmeni’ne katılım gittikçe artıyordu. Caferağa da 10-15 kişinin enerjisine kalmıştı. Mahalleler arasında sosyoekonomik farklılıklar vardı, konut – işyeri dengesi bambaşkaydı, nüfusları ve politik tercihleri çok farklıydı. İlaveten Yeldeğirmeni Dayanışması’nın bir işgal evi vardı. Diğer faktörleri değiştirmek söz konusu olamayacağı için dağılmamak için elimizdeki tek seçenekti işgal evi.

Hem Dayanışma’nın dağılmasını engellemek hem de Gezi’den sonraki politik daralmaya yeni bir çıkış olarak, memlekette işgal hareketi yaygınlaşır diye umarak, ev işgal edildi. Ve katılım konusunda beklenen oldu. İşgalden sonraki ilk forum çok kalabalıktık. Ama demografik özelliğimiz değişmişti. Yeni gelen ve hoş gelen arkadaşlarımız mahalleli değildi. Mahalleli gene aynı kişilerdik ama mahalli olmayanların sayısı çok daha fazlaydı. O saatten sonra belki de artık Caferağa Dayanışması değildik. Ne dayanışmasıydık bilmiyorum. Belki işgal dayanışması denebilir.

Mahalle dayanışması işgal hareketinden sonra zarar gördü diyemeyiz. Evimiz olmasaydı zaten dayanışma çok önceden bitmiş olacaktı.

Bu yeni dayanışma işgal evi içinde aynı Manuel Castells’in* tarif ettiği gibi bir cemaat oluşturdu. Evi çok seviyorduk, birbirimizi çok seviyorduk, çok coşkulu ve umutluyduk. En önemlisi Gezi’den gelen politik havada farklılıklarımızı hiç umursamıyorduk. Evin belirlediği hat çok netti. Bir barikat gibi o taraf ve bu taraf vardı. Barikatın bu tarafında ortaklaştığımız noktalar yapılmakta olan işler için oldukça yeterliydi. Cemaat hissimiz arkadaşlıklar ilerledikçe günden güne kuvvetlendi.

İşgal evindeki süreçte mahalle çalışması yapıldı mı, diye düşününce bu süreçteki en önemli etkinliklerden biri olan Moda Gezi Bostanı akla geliyor. Ama bostan, mahalle çalışmasından ziyade gene bir işgal eylemiydi. Gene hazineye ait olan bir alan, kamunun kullanımına açılıyordu. Bostan yapılana kadar mahalleli orada bostan yapılmasına “Hayvanların alanları kalmayacak, başka yeşil alanımız yok,” gibi gerekçelerle karşı çıkmıştı. Yapıldıktan sonra çok destek gören bir çalışma oldu, ama mahalle çalışması değildi.

Bostana otopark yapılması karşısında gösterilen direnişi ayrı tutuyorum. Mahalle çalışması olup da mahalleli tarafından en çok destek gören çalışma otopark yapılmasına karşı düzenlenen imza kampanyasıydı. Bunun dışında “Nasıl bir Caferağa istiyoruz?” forumları, her ay çocuklar için düzenlenen doğumgünleri, karanlık oda ve marangozhanenin kamuya açık kullanımı, ortak mutfak, esnaf dayanışma çağrısı ve sergiler, mahalleden kısıtlı bir ilgi gördü. Misal, karanlık odanın Caferağa’dan tek kullanıcısı vardı.

Hacı Şükrü Sokak’taki gürültü, kirlilik sorunu için yapılan çalışma her ne kadar sorunu engellese de birtakım mahalleli tarafından sokakta soluklanmak isteyenlere karşı uygulanan şiddete karşı çıkması sebebiyle Dayanışma’nın ağır bir şekilde eleştirilmesine neden oldu. Evet belki bütün işimiz gücümüz mahalle çalışması yapmak değildi ama mahalle için de bir hayli emek harcanıyordu. Karşılığını çok da bulmuyordu. Tıpkı işgalden önce 6 ay boyunca yapılan etkinlikler gibi. Burada mahallenin Öznur Karakaş’ın yazısında bahsettiği ulusalcı yapısının yanı sıra çoğunlukla ya ihtiyarlar ya da beyaz yakalı, uzun mesai saatlerinde çalışan insanlardan oluşmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Bostanın, Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nın ya da tenis kortlarının otopark olması gibi, bam teline basılan konular dışında, mahallelinin daha ilerisi için pek vakti ve ilgisi yok gibi görünüyor. En fazla dayanışma, bir forum, beraber iş yapılabilen bir yapı değil de bir merciiymiş gibi “Bu sorunu da çözün” talepleri oluyor. Bildiğin, başvuruda bulunan bir ekip var. Moda’daki otopark sorunu, trafik sorunu, içkili mekan ruhsatları gibi konularda daha çok çalışsak biraz daha çok destek görebilirdik, ama zayıf kalacaktı diye düşünüyorum.

Bu süreçte yapılanlar ve mahalledeki karşılığına bakınca işgal evinin bu konuda mani bir unsur olduğunu söylemek doğru olmaz. Ama bir adım ötesini düşündüğümüzde işgal evinin ve oluşturmuş olduğu cemaatin kapalılığının ve nitel özelliklerinin işgal kavramından bağımsız olarak tartışmamız gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Dayanışma’da oldukça çok emek harcayıp, işgal sürecinde yanımızda olup bugün yakınına bile uğramayan arkadaşlarımızın neden gittikleri, gidip gelmeyenlerin çeşitliliği, bence üzerinde durmamız gereken bir konu. Üstesinden gelemezsek genel politik daralmanın getirdiği bir psikolojiyle farklılıkların günden güne daha çok göze görünür hale geldiği bu günlerde, üstüne bir de işgal evi elimizden alınmışken dayanışmanın tazelenmesi pek mümkün olmayacak. O ev olmazsa başka ev olur, ya da o evin kapısını açık tutarız, enerjisinin bu tartışmalara bağlı olduğunu düşünüyorum.

*Manuel Castells, “İsyan ve Umut Ağları”, çev. Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, 2013, s.24-25.