İşgale Aşık Olmayalım da? Veya, Sopalı teyze bize ne anlatabilir?

FacebookTwitterGoogle+

cafern

Caferağa Mahalle Evi gerek yarattığı müşterek alan, gerek mahalleyle kurduğu ilişkiler bakımından son yıllarda yaşadığımız en heyecan verici deneyimlerden biri. Ne yazık ki mahalle evinin yaratmaya çalıştığı ilişkiler iktidarın gözünden kaçmadı ve ev geçen hafta polis tarafından tahliye edildi.  Caferağa Mahalle Evi ve diğer işgal deneyimlerinden öğrendiklerimizi, başardıklarımızı ve başarmadıklarımızı aşağıdaki yazıyla tartışmaya açıyor, başta sevgili ‘Caferler’ olmak üzere, bütün yoldaşlarımızın katkılarını bekliyoruz.

Umut Kocagöz

Caferağa Mahalle Evi’nin bir şafak operasyonuyla boşaltılması bir dizi soruyu yeniden sormamızı gerekli kılıyor. İşgal eyleminin özüne dair bir tartışmadan ziyade somut ihtiyaçlar üzerinden, Mahalle Evi deneyimini farklı deneyimlerle (bu yazı bağlamında Boğaziçi Starbucks Karşı-işgal deneyimiyle) birlikte düşünmeye, tersten düşünmeye çalışalım.

Mahalle Evi, Caferağa Dayanışması’nın inanılmaz emekleri, sabırlı çabaları üzerinden var oldu. Mahalle Evi bir işgal pratiği olarak müşterek bir alan açarak muazzam bir karşılaşma ve beraber üretme deneyimini mümkün kıldı. Bu açıdan başta Caferağa Dayanışması’nı oluşturan arkadaşlar olmak üzere Mahalle Evi’ni teneffüs etmiş herkes için evin yarattığı duygulanımsal karşılık çok anlaşılabilir. Ancak bu durum işgal pratiğini, dayanışma mefhumunu, toplumsal örgütlenmeleri konuşmamızın önünü kesmemeli. Polisin evi boşalttıktan sonrasındaki eylemlerde duyulan öfke ve hüzün, bununla beraber eylemlerin gücü ve kudreti bize bazı semptomları gösteriyor. Bunları tartışmak zorundayız, zira yoksa bir “yenilgi hissi” ile başka evler işgal etmeye kalkabilir, ve belki başka yenilgi hisleriyle devletin istediği güçsüzleşmeyi yaşayabiliriz.

Somut tespit, yaptığımız iki eylemin de güçsüz olduğu, bu güçsüzlüğün de kitlesel olmamaktan kaynaklandığı yönünde. Bu bir yere kadar doğru. Mahalle Evi neye tekabül ediyor? Mahalle Evi kimin? Bu sorular bugünün güncel ve yakıcı soruları. Örneğin, polisin evi boşaltmasından hemen sonra yapılan açıklamada “bu ev sizin, lütfen evi sahiplenin, dayanışın” cümlesinin komşulara yönelik kurulabilir olması bir semptom olarak düşünülebilir. Akşamki eylemde “hoşgeldiniz” ile başlayan konuşma, bir kibarlık veya jest değil; eyleme katılan kişilerin, çoklukla mahalle dışından veya “ev” dışından, fiziksel bir dayanışma olarak oraya gelmesini ifade ediyor. Bir mahallenin ismi ile işaretlenmiş Dayanışma ve Mahalle Evi’nin sınırları ve imkanları ne olabilir? Bu bahsettiğim semptomlar üzerine düşünmek, bir yandan bu tartışmanın yalnızca Caferağa Mahalle Evi deneyimi özelinde değil, politik eylemin muhtevasına yönelik bir tartışmaya da imkan açabilir.

Elbette “mahalle evi” fikrini ne herkes sevecekti ne de herkes aynı katılımı gösterecekti. Ancak, böyle bir evin, bir işgal evinin nasıl bir ihtiyacı karşıladığı iyi tespit edilmelidir. Bir ortak mekanın açtığı yan yana gelme imkanı, bir yandan da siyasetin başka katılımcı biçimlerinin önünü kapıyor olabilir. Bazen herkes ne eve rahatlıkla girebilir, ne de bu evde yapılan bir foruma rahatlıkla iştirak edebilir. Nihayetinde işgal mekanları biraz büyülüdür, perilidir. Hep bir sınır da çizer; bir içerisi varsa, dışarısı da vardır. Herkes bu sınırı aynı kolaylıkta ve aktiflikte aşamayabilir. Zaten bir işgal mekanının da belirli bir kapasitesi vardır ve bu kapasite mekana yüklenen işlevle biçim ve içerik kazanır.

Bütün farklı emek biçimleri işgal mekanına ayrı bir duygu yatırımını ifade ediyor. Dostluklardan atölyelere, forumlardan kütüphaneye ve sergiye kadar işgal mekanı canlı hayatın üretildiği ve paylaşıldığı bir yer. Ancak bunu bir çeşit “hizmet” olarak tasarlamamak gerekir. Hizmet, aynı zamanda “kim tarafından”, “kim için” ve “ne için” veriliyor sorularını mümkün kılar. Burada dilsel gibi görülen bu ayrımların bir zemini olduğu söylenebilir. Bu noktada bana kalırsa başlangıç olarak iki şey üzerine düşünmek gerekir. İlki, bir işgal mekanının bir anda onu yaratan ve var eden emeğin temel, asli, biricik dünyasına dönüşebiliyor olması. Bu çok doğal, çünkü burada var olmak, hakiki bir nefes alma imkanını da var ediyor. Başka bir ifadeyle, burada kurulan dünya, gündelik hayatın ve kapitalist mantığın dışında başka bir zamansallığa ve mekansallığa işaret etmesi itibariyle önemli bir deneyim alanına, başka bir dünyanın deneyimine dönüşebiliyor. Ancak bunun ilginç bir sonucu var: İşgal bir süre sonra “işgale aşık olma” durumunu yaratabiliyor ve işgal bir örgütlenme faaliyeti olmaktan koparak kendisi için var olan, onun varlığının devamı için var olan bir faaliyete dönüşebiliyor.[1]

Bunun temel sonucu ise örgütlenmemek. Bu, bilinçli bir örgütlenmeme çabası değil elbette. Eylemi yapan ile eylemin muhtevası arasında, eylemi yapanın eylemi sahiplenmesi açısından ortaya çıkan bir fark olarak düşünülebilir. Her zaman eylemi yapan, ilk taşı atan, ilk çizgiyi çeken birileri olacaktır; irade ve öznellik burada bulunabilir. Ancak bu bir örgütlenme için sadece fişek gibi düşünülebilir. Sürecin sonu değil de başı olabilir. Aşk, bu duruma kapılma, onun büyüsüne kapılma hali gibi. Halbuki tam da aşkı mümkün kılan şey, yani bizim örneğimizde olduğu gibi işgal eylemi örgütlenmeyi mümkün kılacak zeminleri inşa etmeyi, onları açığa çıkarmayı başardığı oranda gerçekten başarılı olabilir. Başka bir ifadeyle, bir işgal eylemi hayatın müşterek üretimini, ortak olanın deneyimlenmesini mümkün kılarken, bu üretimin aynı zamanda farklı müşterekleştirme pratiklerinin önünü açması, ortak olanı çoğaltması gerekir. Daha doğrusu, bu bir zorunluluk olarak cereyan eder. Öbür türlüsü, bir grubun kendini bir öteki olarak kurmayı mümkün kılan eylemi ile diğerlerinden yalıtılmasını, devletin de bu yalıtılmışlığı pekiştirerek bu grubu işaretlemesini mümkün kılıyor. (Veya, bir grup zaten kendini işaretleyerek, yani bir kimlik veya ilkeler bütünü etrafında kendisini tanımlayarak böyle bir eylemi gerçekleştirebilir ve siyaseti müşterekleştirmek yerine kendi ilkelerini yaygınlaştırma çabasıyla kendisini büyütmeyi deneyebilir.)

Caferağa Mahalle Evi deneyiminde, mahalle örgütlenmesi ile işgal evi arasındaki açı farkı biraz buradan okunabilir. Bu, bizler gibi yerel direnişler içinde çabalayan, bin bir emekle bu mücadeleleri örgütlemeye çalışan insanlar için çok temel bir mesele. Biz bir toplumsal alanı (mahalleyi, üniversiteyi) örgütleme çabasına girenler olarak sürekli bu tarz meselelerle, özellikle özörgütlenme meselesinde yaşadığımız sorunlarla baş etmek durumundayız. Bunun için bunun üzerine düşünmek, deneyimlerden ders çıkarmak zorundayız. Yeni özörgütlenme modelleri bulmak, yerel örgütlenmeleri katılımcı-kapsayıcı biçimde örgütlemek zorundayız. İşgalin mümkün kıldığı ancak ortaya çıkan böylesi bir açı farkı üzerinden kavranabilen bu imkan, örgütlenmenin nasıl olabileceği üzerine düşünmeyi tekrardan zorunlu kılıyor.

Mahalle Evi ilk göz ağrımızdı, sonra bostanımız oldu; bunlar son olmayacak. Başka başka şeyler üreteceğiz. Mahalle Evi’nin mümkün kıldığı inanılmaz bir değerlenme ve siyaset üretme zemini var; bu yadsınamaz: ancak bunun bir süre sonra, gerek hamaliyeden, gerek o alana yapılan duygusal yatırımdan, emekten kaynaklanan bir “kapanma” veya “odaklanma” meselesini çağırdığını göz ardı edemeyiz. Bu ikisi arasındaki çizgide bir cambaz gibi yürümenin nasıl bir şey olduğunu her seferinde yeniden deneyimlememiz, keşfetmemiz gerekiyor belki de.

Starbucks karşı-işgal deneyimini geri çağıracak olursak, işgalde bir süre sonra Starbucks’ın içine o kadar gömüldük ki, üniversiteyi örgütlemeyi unutur hale geldik. Yani, üniversitenin bütününe dair yaptığımız bir eylem bizi “işgalci” olarak kurarken, eylemin muhtevasını kaybettiğimiz zamanlar oluştu. Bunun bir nedeni, elbette, işgalin varlığı ile devam etme meselesini, yani sürdürülebilirliğini ve savunmasını örgütleme zorunluluğuydu. Bir diğer nedeni, işgali çok sevdik, onu kendi “evimiz” haline getirdik. İşgale aşık olduk. Bu, bir yandan bir grup öğrenci için temiz hava, nefes alınabilecek bir yer, bir güzellikti. Ancak dışarıda kalan ve “büyük çoğunluk” olarak düşünülebilecek kesim için bir sınırın daha kalın çizgilerle çizilmesiydi. İşgali “bizim” kılarken biz’i kuruyor, üniversite ile bir çeşit mesafeleniyorduk.

Ancak işgalde uzun bir süre ısrar ettik, çünkü onun bize sunduğu muazzam alanı, siyaset üretme, mekanı kolektif üretme ve deneyimleme, müşterekleştirme imkanını bırakmak istemiyorduk. Bir yandan da tam da “saraylara karşı mahalle evi” sloganında ifade edildiği gibi “starbucks’a karşı öğrenci kooperatifi” gibi somut bir projenin de takipçisiydik. Bunu, üniversitenin ticarileşmesi, neoliberal yönetimsellik, şirketleşme gibi durumlara/olgulara karşı bir mücadele olarak benimseyenlerimiz çoktu.

Bugün forumları, dayanışmayı sürdürmedeki ısrarımızda olduğu gibi, müşterek siyasal alanlar ve siyasetin müşterekleşmesi için zemin arayışlarımız veya kurduğumuz zeminleri devam ettirmemiz çok kıymetli. Bu zeminleri somutlayacak veya bu zeminlerin çoğalmasına fırsat verecek işgal evlerine, müşterek/kamusal alanlara sahip olmamızın ise başka bir önemi var. Ancak, bazı soruları tersten sormaya ihtiyacımız var. Polisin Mahalle evini boşalttığı günün akşamında yapılan dayanışma eylemi sırasında “kafamıza sopa atan komşu teyzeyi” bir metafor olarak düşünecek olursak, işgal evi mahalle için nasıl bir zeminde, bir zorunluluk ilişkisi içerisinde düşünülebilir? Bir mahalle, bir üniversite nasıl örgütlenebilir? Bir eylemi yapanlar ile eylemin muhtevası arasındaki açı farkını kurmadan, eylem ve siyaset yapmayı herkes için mümkün kılabilecek müşterek siyasal formlar nasıl kurulabilir? Bir mahalleyi veya üniversiteyi müşterekleştirmek için siyaseti müşterekleştirmek ne anlama gelir? Deneyimlerimiz üzerine beraber düşünme, deneyimlerden öğrenme çabamız, deneyimleri çoğaltma çabamızda yoldaşlaşmamızın da bir imkanı olabilir.

 

[1] Aşık olma mefhumunu Zizek’in Wall Street’i İşgal Et eyleminde yaptığı konuşmaya istinaden kullanıyorum. Gezi’nin Bakiyesi forumlarının ilkinde bu konuda kısa bir tartışma yapma fırsatımız olmuştu. Daha sonra bu tartışmayı forumların mevcut durumlarıyla beraber düşünmeye çalışarak şöyle bir not yazmıştım: http://temsiliyetsiz.wordpress.com/2014/04/22/gezinin-bakiyesine-bir-kac-not/