“Sosyalizm Sonrası” Toplumsal Mücadeleler ve Müşterekler Siyaseti

FacebookTwitterGoogle+

Foti Benlisoy

Gezi sonrasında eksiği gediğiyle de olsa somut bir olanak halini alan müşterekleştirme pratiklerinin (işgal evleri, bostanlar, mahalle dayanışmaları, Kazova gibi işçi özyönetimi denemeleri vb.) siyasal anlam ve içeriği üzerine şimdiye değin ancak sınırlı bir siyasal tartışma cereyan etti. Gezi direnişinin bu somut mirasının siyaseten bize ne kazandırabileceği meselesi, (“Gezi’nin bakiyesi” başlıklı toplantı-forum dizisi gibi anlamlı örnekler hariç) gündelik-reel politikanın hay huyu içerisinde kısa zamanda aktüel bir tartışma konusu olmaktan büyük ölçüde çıktı.

Müşterekleştirme pratiklerini bir strateji tartışmasının merkezine yerleştirerek değerlendiren Begüm Özden Fırat ve Fırat Genç’in, “Strateji Tartışmasına Katkı: Müşterekler Politikasının Güncelliği” başlıklı yazısı, bu durumun dikkate değer bir istisnası. Neoliberalizmin alt sınıfların kendi kaderlerini belirleme güçlerinde muazzam bir gerilemeye yol açtığı tespitinden hareket eden Begüm ve Fırat, mevcut müşterekleştirme pratiklerinin mavi ve beyaz yakalıların üretim kooperatiflerini ya da özyönetim esasına dayalı sağlık merkezlerini vb. kapsayacak şekilde genişlemesi ve yaygınlaşmasının kolektif bir güçlenmeyi, ezilenlerin kendi kendini örgütleme ve kolektif eylem kapasitelerinde bir artışı kışkırtacağını vurguluyor. Dolayısıyla da “neoliberalizmin toplumsal hayatta yarattığı parçalanma ve güçsüzlük hissinin önüne set çekecek, farklı kişisel deneyimlerin ortaklaştırılmasını” sağlayacak bir özgüçlenme (yani işçi sınıfının ve ezilenlerin politik ve sosyal müdahale kapasitesinin yeniden inşası) sürecini, anti-neoliberal bir siyasal stratejinin temel bir öğesi olarak öne çıkartıyor.

Begüm ve Fırat, bu özgüçlenmeyle bağlantılı olarak müşterekleştirme pratiklerinin yaratacağı “somut ütopik uğraklara” da işaret ediyorlar. Bu hususu şöyle açıklıyorlar: “Somut ütopik uğrak ile mevcut toplumsal sömürü ve tahakküm ilişkilerini yeniden üretmeyen, daha özgür ve eşit bir toplumsallaşmanın nüvelerini ortaya çıkaran, antikapitalist bir toplumsallığın öncüllerini içinde barındıran pratiklerin dönüştürücü potansiyellerini kastediyoruz.” Yani bazen “prefigüratif siyaset” başlığı altında tasnif edilen ve hatta bizim solda çoğu zaman “kurtarılmış adacıklar yaratma” diye küçümsenen pratikleri, stratejik bir bütünlük içerisinde düşünmeye çağırıyorlar. Bu yazı, kapitalizm dışı ya da daha açık bir ifadeyle komünist bir toplumsallığın kimi öncüllerini bugünkü mücadelelerde inşa etme çabasının anlamı üzerine, Begüm ve Fırat’ın bıraktığı yerden devam etmeyi hedefliyor. Kapitalizm sonrası bir toplum referansının güncel mücadeleler içerisinde iyiden iyiye silikleştiği günümüzde böylesi “somut ütopik uğrakları” kışkırtmanın siyasal öneminin altını çizmeyi amaçlıyor. Ancak bunu yapabilmek için önce biraz geriye gitmekte yarar var.

TINA – başka alternatif yok

1979-1980 arası, içinde yaşadığımız dünyanın temel parametrelerinin şekillenmeye başladığı yıllar. Bu dönemde Thatcher, Reagan ve Deng Xiaoping gibi neoliberalizmin öncü figürleri, işçi sınıfının siyasal, sosyal ve ekonomik gücünü kırmak için farklı biçimlerde (büyük bir başarıyla taçlanacak) bir huruç hareketine girişiyor. Ancak yine bu yıllarda, üstelik daha “duvar” dimdik ayaktayken, üzerinde bugün pek durmadığımız, dikkat çekici bir gelişme de yaşanıyor. Polonya ve İran’da, hedef ve içeriğini (en genel anlamda) sol-sosyalist hareketin belirlemediği iki büyük devrimci süreç cereyan ediyor. Polonya’da, Avrupa kıtasında İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan en büyük işçi hareketlerinden biri, sosyalizmin nomenklaturanın imtiyazlarını meşrulaştıran bir jargon haline gelip yozlaşmasının sonucu olarak, Leh milliyetçiliğinin ya da Katolikliğin sembollerine sığınır. İran’daysa Batı dışı coğrafyada cereyan eden (illa bu sıfatları kullanmak gerekirse) belki de en “kentli”, en “modern” devrim, siyasal İslamcılığın belirleyiciliği altına girer. İstisna, ilerleyen yıllarda hızla kural haline geldi denebilir. Yani kapitalizmden kopuş iddiasının toplumsal mücadelelerle olan bağı giderek cılızlaştı. Şu son yirmi küsür yılda büyük sosyal mücadeleler gerçekleşmedi değil; ancak bunlar mevcut olana alternatif başka bir sosyoekonomik sisteme atıfta bulunmaz, böyle bir hedefi işaret etmez oldular. Bir on yıl sonra “duvarın” yıkılması, o zaman iddia edildiği gibi toplumsal ve siyasal mücadelelerin tarih sahnesinden silinmesi anlamına gelmiyordu elbette. Ancak komünizmin yaşadığı muazzam itibar yitimi, direniş ve mücadelelerin mevcut olana alternatif,  bütünlüklü bir gelecek tasarımına artık sahip olamaması anlamında “tarihin sonuna” işaret ediyordu.

Sosyal demokrasi ve Stalinizmin iflası, son otuz küsur yıllık dönem boyunca toplumsal direniş ve mücadeleleri biçimlendiren, bütünlük ve tutarlılık kazandıran bir ideolojik-politik yönelimin eksikliği anlamına geldi. Komünizmin ve dolayısıyla da kapitalizme alternatif toplumsal tasarımların yaşadığı (ve istesek de istemesek de hepimizi etkileyen) itibarsızlaşmanın sonuçları bugün de ortadan kaldırılabilmiş değil. Yani şu son yıllardaki onca direnişe karşın Margaret Thatcher’ın meşhur TINA argümanı (there is no alternative, yani başka seçenek yok) bütün ağırlığıyla hüküm sürmeye devam ediyor. Kapitalizme alternatif bütünsel bir toplumsal tasarımın beyhudeliğine, iflasa mahkûm olduğuna, hatta ister istemez bir tür totalitarizme yol açacağına dair popüler algı, siyasal ve toplumsal mücadelelerin önüne dikkate almamız gereken bir zihinsel bariyer koyuyor.

Geçmişte, apartheid’ın çözülmesi sürecinde Güney Afrika’daki, Marcos’un devrilmesinin ardından Filipinler’deki, Suharto rejiminin yıkılması sonrasında Endonezya’daki büyük popüler-devrimci toplumsal hareketlerin parlamenter-piyasa sisteminin “kabul edilebilir” sınırları içerisine çekilmeleri, (başka faktörlerin yanında) hep bu zihinsel-fikri bariyer nedeniyle mümkün oldu. Bugün aynı şey, mesela Tunus ya da Mısır’daki politik devrimler için de geçerli. Bu zihinsel bariyerin etkisiyle militan sokak mücadeleleri, iş toplumsal-siyasal alternatiflerin ifade edilmesine geldiğinde ister istemez mutedilleşiyor, reel politik mülahazaların etkisi altında kendi kendini soğuran, siyasal iddiasında ıskontoya giden bir mahiyet ediniyor. Kendi kendini sınırlayan, kendi kendine ket vuran devrimci süreçler ya da ayaklanmalarla karşı karşıya alıyoruz. Dolayısıyla Frederic Jameson’un günümüzde “dünyanın sonunu tahayyül etmenin, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay” olduğu belirlemesinin işaret ettiği durum, yaşanan onca mücadelelere rağmen sinizmi beslemeye devam ediyor. Başka bir deyişle, bir yandan 1917 ile açılan tarihsel sürecin yenilgisi, diğer yandan da son yirmi yılın tüm neoliberal karşı “reformları” karşısında toplumsal hareketlerin ve solun mağlubiyeti, siyasal ve sosyal muhalefetin zihinsel sınırlarını belirlemeye devam ediyor. Geniş yığınlar, hem de halihazırda bilfiil mücadele eden kitleler nezdinde, bu iki yenilginin kolektif eyleme inançta, siyasal iddia ve özgüvende yarattığı tahribat telafi edilmiş değil.

Aktüel siyasal ve sosyal mücadeleyle ütopya arasındaki bağın bütünüyle kopması, başka bir gelecek hayal etmenin siyasetle ilişkisinin kalmaması, bir sınıf saldırısı olarak neoliberal hegemonyanın başarısının bariz bir göstergesi. Yukarıda da değinildiği üzere, toplumsal tahayyülün bu anlamda akamete uğratılması, mücadelelerin hedef ve taleplerini kısıtlıyor, onların sistem içine çekilip soğurulmasını, ehlileştirilmesini kolaylaştırıyor. Bu durumun tersine çevrilmesi, yani neoliberal hegemonyanın toplumsal tahayyülü sömürgeleştirilmesinin önünün alınması, başka bir gelecek tahayyül etmenin yeniden mücadelelerin merkezine yerleşmesi, fikri olduğu kadar da maddi ve pratik bir sorun.

Devrimsiz devrimcilik

Bu sorunun en önemli göstergesi, sokaktaki öfkeyle siyasal “çözüm” arayışındaki pragmatizm arasındaki çelişki. Gezi isyanının parçası olduğu küresel mücadele dalgası, yani son dönemde gündeme gelen ayaklanmalar zinciri, sokaktaki muhalefetin militanlığıyla siyasal düzeyde çözüm arayışlarının sistem içi seçeneklerle sınırlanması ve pragmatizmi arasındaki hızlı gidiş gelişe dair örneklerle dolu. Bizden çok daha gelişkin mücadelelere sahne olan Yunanistan’da hareketin sandığa (giderek “sosyal liberal” bir yörüngeye giren Syriza’nın muhtemel bir seçim başarısına) sıkışması mesela. Daha vahimi, örneğin Bulgaristan’da olduğu gibi, hükümetlerin halk hareketleriyle devrildiği ama hiçbir siyasal alternatifin doğmadığı durumlar çok. Arap devrimci süreci de büyük bir toplumsal seferberliği gündeme getirmekle birlikte bir dizi ülkede mevcut devlet iktidarını zorlayacak, sıkıştıracak, ona bir alternatif teşkil edebilecek paralel kamusal otorite organları (ileride bir “ikili iktidar” durumunun nüvelerini teşkil edebilecek organlar) oluşturamadı, oluşturduğu kadarı da hayli zayıf kaldı. Arap devrimci sürecinin bu zaafı, yani mevcut ve müesses siyasal mimariyi sarsacak alternatif siyasal organlar inşasındaki zaafiyeti nedeniyle “devrimin çalınması”, yani “düzen partisinin” farklı fraksiyonlarınca pasifize edilmesi veyahut yozlaştırılması mümkün olabiliyor.

Dolayısıyla bütünsel bir alternatifin kolektif zihinsel ufkun dışına sürgün edildiği koşullarda sokaktaki militanlık illa kelimenin gerçek anlamında “devrimcilik” anlamına gelmeyebiliyor. “Taktikler” ne kadar köktenci ve keskin, ne kadar militan olsa da ortada devrimci sıfatını hakeden bir stratejiden bahsetmek mümkün değil. Aslında hiç değilse son yirmi yılı, “devrimsiz devrimciliğin”, yani aktüel bir devrim ve kapitalizmden kopuş perspektifi olmaksızın yürütülen ve esas itibariyle “savunmacı” tekil mücadelelerin devrimci hareketin varoluş koşullarını belirlediği bir çağ olarak tanımlamak mümkün. Bu dönemde karşılaşılan ardışık yenilgiler, stratejik bir bütünlük arayışının yerini, anlık reflekslere, acil ihtiyaçlar temelinde sürekliliği olmayan reaksiyoner bir tutuma bırakmasının nedeni oldu.

Dolayısıyla günümüzde komünizmin örgütsel-politik krizi, kapitalizmden kopuşa dair bir geçiş stratejisinin bulunmayışı, kapitalizm sonrası bir toplum tasavvuruyla güncel mücadeleler arasında köprü(ler) kurmaya dönük çabanın neredeyse yokluğu anlamına geliyor. Bu bağlamda mevcut stratejik tutulma, bir uçta seçimcilik (yani seçim başarısının toplumsal güç ilişkilerinde emekçiler lehine anlamlı değişikliler için yeterli olacağı) yanılsamasına, diğer uçtaysa hareketin “her şey” olduğu, hareketin lineer evriminin radikal bir toplumsal dönüşümün anahtarı olduğu yanılsamasına yol veriyor. Bu ikinci ve günümüzde oldukça popüler anlayış, Bernstein’ın meşhur “hareket her şeydir, nihai hedef hiçbir şey” mottosunun kurumlar ve parlamento dışı bir versiyonunu ortaya koyarak radikal-devrimci görünümlü güncel bir evrimciliği gündeme getiriyor.

Müşterekler ve strateji

Eskilerin tabirini kullanırsak, objektif koşulların olgunlaşmışlığıyla sübjektif koşulların olgunlaşmamışlığı arasındaki açıyı telafi edecek mekanizmalara, özellikle bu dönemde ihtiyaç var. Bir geçiş (ya da kopuş) stratejisiyle kastedilen de kabaca bu. Yanlış anlaşılmasın: Elbette masa başında bir strateji icat edecek değiliz. Güncel mücadele ve direnişlerin günah ve sevapları, yani bu mücadelelerin somut deneyimleri bir kopuş stratejisinin şekillendirmek için elimizdeki en önemli malzeme. Ancak mücadelenin pratik deneyiminin tek başına yeterli olacağını sanmak da beyhude.

1989’da yaşanan yenilgiyi mümkün kılan tarihin “soldan” bütünlüklü eleştiri ve muhasebesi, tarihçilere bırakılamayacak önemde bir görev. İstesek de istemesek de Gulag’ların da Kamboçya’daki ölüm tarlalarının da ağırlığı hâlâ sırtımızda. Dolayısıyla 1917 ile açılan parantezin neden bir felakete yol açtığına tatminkâr yanıtlar veremeyen, SSCB’de 1991’in çok öncesinde meydana gelen karşı devrimle hesaplaşamayan bir “solun”, komünizmin ve dolayısıyla da kapitalizmden kopuş iddiasının itibarsızlaşması meselesiyle yüzleşebilmesi mümkün değil.

Komünizmin tarihsel kriziyle fikri düzeyde yüzleşmek/hesaplaşmak elbet gerekli ama yeterli değil. Kapitalizmi aşma ya da kapitalizmden kopuş fikrinin gündelik mücadeleler içerisinde, yani fiiliyatta yeniden güncel hale gelmesi için aktif çaba gerek. İşte Begüm ve Fırat’ın vurguladığı “somut ütopik uğrak” bu bağlamda anlam kazanıyor. Piyasa ve devlet dışı bir sosyalliğe işaret eden (kısmi de olsa) pratiklerin bugünden inşası, kapitalizmden kopuş iddiasının yaşadığı itibar yitimini pratikte (kısmen de olsa) onaracak bir enerjiyi açığa çıkartabilir. Mesele, “kurtarılmış ama tecrit edilmiş adacıklar” inşa etmek değil, kapitalizmden kopuş iddiasının belli ölçüde de olsa somutluk ve dolayısıyla da inandırıcılık yaratacağı pratiklerin mücadele içerisinde mümkün kılınması.

Neoliberalizmin ezilenlerin (yani hepimizin) kollektif muhayyelesine vurduğu prangayı kırmanın, bugün mevcut olandan bambaşka toplumsal ilişkileri düşünülebilir, hayal edilebilir ve dolayısıyla uğruna mücadele edilebilir kılmanın yolu, bu “başka” toplumsal ilişkilerin (eksiğiyle gediğiyle) nüvelerini bugünün mücadelelerinde somutlaştırabilmek. Her direnişi mümkün mertebe bir özyönetim ve özörgütlülük deneyimi haline getirebilmek. Gezi direnişinde komünal pratiklerin o mücadelenin şu ya da bu biçimde parçası olan bizleri nasıl muktedirleştirdiğini hatırlayalım. Kapitalizm ötesi bir toplumsallığa fiiliyatta atıf yapan bu pratikler, Gezi direnişine geriye dönüp bakıldığında cidden şaşırtıcı olan bir duygusal ve moral güç kazandırmıştı.

Neticede, neoliberalizmin alt sınıfların özörgütlenme ve kolektif eyleme kapasitelerinde yarattığı o muazzam erozyonunun telafisi, kapitalizmden kopuşu mümkün kılacak bir siyasal-toplumsal öznenin kendi kolektif deneyimlerine dayanarak yeniden inşasıyla mümkün. Bir “iktidar stratejisini” değil, muktedirleşmemizi mümkün kılacak bir siyasal-toplumsal öznenin inşası stratejisini tartışmaya ihtiyacımız var. Müşterekleştirme pratikleri işte bu inşanın, yani kolektif eyleme ve hayal etme kapasitemizin yeniden tesis edilmesinin manivelası olarak düşünülmeli. Çünkü piyasa merkezli sosyalleşme biçimlerinin dışına taşan özgürlükçü ve eşitlikçi ilişkileri mücadele içerisinde mümkün kılan deneyimler, komünizmi kolektif bir deneyim olarak tahayyül etme gücümüzü önemli ölçüde artıracaktır.

Müşterekleştirme pratikleri bu anlamda, kapitalizm sonrası bir toplum tasarımının güncel direniş ve mücadelelerle hiçbir alakası olmayan “astronomik” bir mesele olarak kalmasının önüne geçip böyle bir tasarımı somutlayabilir. Kısmen de olsa özyönetim pratiğine dönüşen, bunun işaretini veren her direniş, demokratik bir kolektivizmin nüvelerini oluşturan her faaliyet, kapitalizmden kopuş iddiasının mümkün ve meşru olduğunun güncel bir göstergesi halini alacaktır. Gezi’nin komün fikriyle anılır olması, bu yönelimin en belirgin ve anlamlı deneylerinden biri değil miydi?

Toplumsal muhalefetin politik ufkunun AKP’yi yıkmak ya da en iyi ihtimalle bir tür belirsiz “kamuculuğa” sıkıştığı, kapitalizmden kopuş iddiasının güncel direnişlerle hiçbir ilgi ve bağının kalmadığı zamanlardayız. Oysa komünizmin kurtuluşçu tasarımının güncel mücadelelerle bağını yeniden kurmanın, komünizmi güncel ve somut bir mesele haline getirmenin yollarını hep birlikte yeniden icat etmeliyiz. Müşterekleştirme pratiklerinin mümkün kılacağı “somut ütopik uğraklar”, işte bu kolektif arayışı eylemli hale getirmenin, reel mücadeleler içerisine taşıyabilmenin en anlamlı mecrası gibi görünüyor.