Yalnız ya da Hep Birlikte, Her Yerde Kadın Dayanışması

FacebookTwitterGoogle+

BQFa9mHCYAEANiF.jpg_large

(Gulabi Gang)

Kadın bedenine yönelik ne zaman bir politika geliştirilecek olsa, aynı “strateji”nin kullanılması tesadüf olmasa gerek: “Gayri resmi” buluşmalarda “skandal” bir cümle, hepimizi günlerce meşgul eden tartışmalar, ardından “ihanet” ve “kumpas” dağarcıkları eşliğinde başlayan “gayrı resmi” uygulamalar. “Milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan” gibi şiarların hemen sonrasında, mesleki denetimler, hastane ve doktor soruşturmaları vesilesiyle hak olan kürtajın fiili olarak engellenmesi, yasak olmamasına rağmen, kürtaj yapacak devlet hastanesinin mumla aranması gibi…

Geçtiğimiz hafta, daha önce de olduğu gibi, bir düğün vesilesiyle Erdoğan, “doğum kontrolünün ülkeye ihanet” olduğunu belirtti; bir- iki-üç, hatta dört çocuk diye de ekledi. Geçtiğimiz yıl yine bir düğünde “doğum kontrolü oyununu bozmak”tan bahsetmiş, topluma karşı “kısırlaştırma harekatı” yapıldığını iddia etmişti. Üzerine sezaryen, kadın erkek eşitliği, fıtrat, millet, hıyanet, cinayet gibi bir dizi ifade, eklendi, sürdü, sürüyor!

Yine geçtiğimiz günlerde, kadına yönelik şiddetle ilgili etkin önlemler alınmasını benimseyen ve bu konuyla ilgili uluslararası mekanizmaların devreye sokulmasını hedefleyen İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını izlemek üzere görev yapacak, kısa adıyla GREVIO olan uzman eylem grubuna seçilmek üzere adaylarının belirleneceği kurula, sözleşmenin uzun süredir eyleyicisi ve takipçisi olan kadın ve LGBTİ örgütlerinin katılımı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca çeşitli bürokratik oyunlarla engellenerek, hükümetin kendi kurdurduğu dernekler tepeden inme bir şekilde “seçildi”. Üstelik bu dernekler İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan kadına yönelik şiddeti engelleme ve LGBTİ bireylere yönelik ayrımcı her türlü pratiğe karşı, “aile yapısı”, “toplumsal değerler” gibi bir dizi argümanla gelmiş gruplardı!

Şüphesiz her iki örneğin de, mevcut politikalarla birlikte düşünüldüğünde, hem söylem, hem de uygulamalarıyla otoriter muhafazakar bir anlayışla kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinde bir tahakküm kurma arzusunun göstergeleri olduğunun farkındayız.

Ev ve iş hayatının uyumlulaştırılması adı altında düzenlenen devlet teşvikleri, emek süreçleri ve “aileyi güçlendirme” politikaları ile evkadınlaştırmayı pekiştirerek, kadın emeğini giderek daha da değersizleştirmeye çalıştıklarını biliyoruz, deneyimliyoruz.

Toplumsal cinsiyet rollerini doğallaştırıp, kadınların bedenlerini annelik ve doğurganlık söylemleri ile çevreleyerek patriyarkal ilişkileri daha da yoğunlaştırmaya çalışıyorlar, görüyoruz!

Neden bu kadar hiddetli olduklarının da farkındayız. Her zapturapt altına alma girişimi, toplumsal ilişkilerde yeni bir kırılma yaratıyor. Üstelik bu kırılma ve bir nevi “kısa devre” hali, sadece egemenlere karşıtlıklarını sokaklarda haykıranlar tarafından yaratılmıyor.

Feminist yan yanalığımızın yanı sıra; sesini, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca kadın kendi hayatlarında gündelik direnme stratejileri uyguluyor. O nedenle yalnız değiliz, birbirimizle bakışıyor, birbirimizin sesine ses oluyoruz.

Dolayısıyla zaman, sürekli konuşanlara inat, bedenimiz, emeğimiz ve yaşamlarımız üzerindeki hakkımızı ısrarla vurgulama ve tahayyül sınırlarımızı egemenlerin ve erkeklerin ellerinden kurtarma, kadın dayanışmasını her alanda yükseltme zamanı!